Politika, müzik, ezoterik bilgiler, elalemin derdi beni gerdi, edebiyat ve kitaplar üzerine, yer yer Youtube destekli, serbest atışlar.

12 Ekim 2008 Pazar

Dünyanın İlk Tam Kol Nakli

“Dünyanın ilk tam kol nakli” haberin başlığı bu. Televizyonda haberi seyrettim, haberin içeriğini Beyin Labirentimde bir odaya farkında olmadan yerleştirdim. Akşam yattım...

Kapama düğmesi yok ki Beyinin. Akşam yatağa girdiğinde çevireceksin düğmesini, oohh hiç birşey düşünmeden uyuyacaksın. Ama gel dikiz ki yok böyle bir lüks. Sarhoş olarak yatabilirim, uyuşturucu, sakinleştirici bir şeyler kullanabilirim ama bunlarında bir dünya yan yetkisi var, çözüm değil.

Uyumaya çalışırken, Beyin Labirentimin orta yerinde “Dünyanın ilk tam kol nakli” haberi patladı ve her yere saçıldı. Temizle temizleye bilirsen. Kaç tane öykü çıkar şimdi bu haberden? Mistik bir havayla Borges vari bir öykü, polisiye, korku Poe tadında bir öykü yada konuya biraz kara mizahla bakıp Woddy Allen tadında bir öykü yazılabilir.

Bildiğiniz üzere şapkalarımdan bir tanesi “gitaristlik”, ister istemez bu konu üstüne düşünüyor beyin ve doğal olarak yazılabilecek öyküleri ilk bu merkez üzerine kuruyor.

Haberin aslına sadık kalarak kurmaya başlayalım öykümüzü.
Kol nakli yapılan kişi çiftçidir ve altı yıl önce bir iş kazasında iki kolunu kaybetmiştir. Kollarını bağışlayan kişi hakkında bir bilgimiz yoktur. Çiftçiye kol nakli başarı ile yapılır, zaman geçer, çiftçi tamamen iyileşir, artık her iki elini rahatlıkla kullanabilmektedir. Zamanla kolların sahibini merak eder. Kimdir? Ne yapmıştır? Nerede yaşamıştır? Hastaneye gider, uğraşır eder (bu bölüm öyküdeki dolgu malzemesi), kolların sahibini ve hayatını öğrenir. Kollar bir gitar virtüözüne aittir. Kolların sahibinin geçmişini öğrendikten sonra sıkıntılı günler geçirir, çevresindekiler ne olduğunu anlayamazlar (bu bölüm de öyküdeki dolgu malzemesi).Bir gün tarlada çalışmakta olan çiftçi traktörü durdurur, çevresindekilere hiç birşey söylemeden gider. Tulum kıyafetili çiftçi (tarlada çalışmaktayken, traktörden inerek giden tulum kıyafetli çiftçi çok klişe ama olsun, ben yazdım oldu) müzik mağazasından içeri girer, eline bir elektro gitar alır, gitarı amfiye takar... ve ... parmakları gitarın sapında hızla ilerler. Parmakları bilinen bir melodi çalmamaktadır ama hızla bir biri ardına notaları çalabilmektedir. Öykü kısa oldu biraz uzasın dersek, çiftçi korkuyla gitarı bırakır ve müzik mağasından dışarı çıkar. Yok bu kadarı yeter, öykü çok uzamasın derseniz, çiftçi gitarı ve amfiyi alarak dükkandan çıkar. Korkuyla mağazayı terk eden çiftçi, öyküde yeteri kadar dolgu malzemesi yapacak çelişki yaşadıktan sonra gelip gitarı ve amfiyi alır. Geldik kaldığımız yere. Çiftçi gitarı almış ve müzik mağazasından çıkmıştır. Gitar ve müzik dersleri almaya başlar, özellikle müzik teorisi derslerine önem verir, hali hazırda parmakları gitar çalabildiği için teori bölümünü öğrenirse kolların sahibi gibi gitar çalabileceğini düşünür. Kısa sürede bilenen tüm şarkıları kusursuz derecede çalan, iyi bir virtüöz olur çiftçi. Gel gör ki yaptığı besteler bir türlü beğenilmez. Çok iyi bir gitarist olmuştur ama şöhret olamamıştır. Öykü, “ Kol nakli yapabilirsiniz ama önemli olan ruh nakli yapabilmektir, ruh olmadan müzik olmaz.” gibi Borges vari bir mesajla biter.

Sıradaki öykülerimizi yine haberimize dayanarak, kol naklinin artık yüksek yüzdeler ile başarılı yapıldığı bir dönemde kurgulayalım...
Ünlü piyanist iki kolu birden kesilerek öldürülmüştür. İri ve diri memeli seksi kadın dedektif ve yakışıklı ajanın cinayeti çözmek için uğraşları ile doldur öyküyü. İpin ucunu bir ver, bir geri çek. Ver, çek doldur öyküyü. Sonuçta katil, özel bir klinikte milyon dolar harcayarak piyanistin kollarını kendine nakil yaptıran ve ünlü bir piyanist olmaya çalışan bir milyoner çıkar. Milyoner yeni kolları ile hızlı ve çok güzel piyano çalabilmektedir ama kabul gören iyi bir yorumcu, besteci olamamıştır. Öykü, para ile sanatçı olunamaz mesajı ile biter. Al sana Poe tadın da bir öykü.

Gelelim kara mizah öykümüze. Woody Allen tadında bir öykü olsun. Kahramanımız başarılı bir cerrah ama silik, sıradan, yakışıklı olmayan bir tip. (Woody Allen filmlerindeki Woody Allen yani) Çevresindeki cerrah arkadaşlarından bir ekibi ayarlayarak bir bas gitar virtüözünü kaçırıp (kaçırma sürecinde yaşanılan sakarlıklar, başarısızlıklar öyküdeki dolgu malzemesi) onun kollarını kendi kolları ile değiştirir. Öykü cerrahımızın bedeninin yeni kolları kabul etmemesi sonucunda kolsuz kalmasıyla biter.

Bu yazdıklarım, işin kurgu boyutu. Beyin bu, sadece bunları düşünüp kapatmıyor kendini, başka odalardan, başka veriler gelip haberden yeni yollara gidiyorlar.

Adamlar başarıyla tam kol nakli yapabildiğine göre diğer organ nakillerini yapabilmek de mümkün olabilir. Demek ki günün birinde beyin nakli de yapabilirler. Aklıma ergen yıllarımda seyrettiğim Ahmet Mekin’in Kavanozdaki Adam dizisi geliyor. Senaryo bir yerlerden araklanmış olabilir ama özetle; Beyininde tümör olan profesöre (Ahmet Mekin), katil bir amelenin beyni naklediliyordu. Beyin nakli yapıldıktan sonra profesörün konuşmasının değişerek sık sık “Niittim size abiler, bırakın gideyim” dediğini hatırlıyorum.

Woody Allen’dan bahsetmişken “Yan Etkiler” kitabından “Delinin Öyküsü” başlıklı öyküyü hatırlatıyor beyin labirentim. Öyküyü sizinle paylaşayım: Kahramanımız başarılı bir cerrahtır. Akıllı, kültürlü ve güngörmüş bir kadın olan sevgilisinin tek kusuru, sevişirlerken ışığı belirli bir açıyla aldığında, teyzesi Rifka’yı şaşılacak derecede andırmasıdır. Bu ensest kaygısı cerrahı sevgilisiden soğutmaktadır. Kız arkadaşı ile sevişemeyen cerrah “kanını donduran aptallığı vücudunun her gözeneğinden sızan erotik radyasyonla ters orantılı” Tiffany Schmeederer’i bulur. Bir tarafda akıllı, kültürlü ve güngörmüş bir kadın olan Olive Chomsky, diğer tarafta “vücudu dünyaya ancak birkaç milyon yılda bir, o da buzul çağının başladığı veya kıyametin kopacağını işaret etmek için gelecek türde” olan Tiffany Schmeederer. Sonuç olarak cerrahımız, her iki kadının en iyi yönlerini buluşturmaya karar verir. Vee... tahmin edeceğiniz gibi cerrahımız iki kadının beyinlerini değiştirir.
Kitabı okumak isteyenleri üzmemek adına öykünün sonunu yazmıyorum ve Yan Etkiler kitabını tavsiye ediyorum.

01 Eylül 2008 Pazartesi

Ucuz Kafkasallık

“Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu.” cümlesiyle başlar Kafka, Dönüşüm (bazı çevirilerde Değişim) romanı. İlk kez 14-15 yaşlarındayken okuduğumu hatırlıyorum. Yıllar sonra tekrar okuduğumda çok daha farklı bulmuştum.

Bir sabah kendimi böcek olarak bulsam ilk tepkim “Bu nasıl mümkün olur?” diye düşünmek olurdu. İçinde bulunduğum böceklik gerçekliğini kabullendikten sonra ise “Bu durumdan nasıl kurtulmaya çalışırım” cevabı üzerine kafa yorardım. Gregor Samsa, ilk andan itibaren hiç bu soruları sormaz kendine. Kabullenmişlik, sorgulamama, çözüm aramama kitabı ikinci kez okuyuşumda beni çok rahatsız etmişti. Benzer durum diğer Kafka romanlarında da vardır.

. . .

Uzun saatleri televizyon karşısında harcamasını sevmem. Düzenli olarak dizi seyretme alışkanlığım da yoktur. Ve fakat bir şekilde Heros dizisini ilk 6-7 bölüm ilgiyle izledim. Ne zaman ki senaristlerin çamura yatma, orta sahada top çevirme manevralarına başladığını fark ettim, diziyi takip etmeyi bıraktım.

. . .

Lost çılgınlığıdır gidiyordu. Diziyi televizyondan takip etmeyenler, yayınlanan dvd’lerini alıp tüm haftasonu Lost izliyorlardı. Başıma gelecekleri bildiğim için bulaşmadım. Bir süre önce, İstanbul seyahatım sırasında, korsan tezgahta Lost dvd’leri gördüm. Birinci sezon, ikinci sezon ve üçüncü sezon. Muhtemelen ilk sezon sonunda sıkılacağım için sadece birinci sezonu satın aldım. (Korsan satın almak konusu ayrı ve uzun bir konu ama şu kadarını söyleyebilirim, hiçbir zaman korsan kitap almadım.) Epeyce bir süre bavuldan çıkarıp attığım yerde durdu dvd’ler. Geçenlerde odayı toplarken görüp, seyretmeye başladım. İlk bölümden itibaren diziyi seyrederken aklıma sürekli Kafka geldi. Neredeyse tüm karakterler başlarına gelen hiçbir şeyi sorgulamıyorlar. Neden? Nasıl? Niye? Kimse birbirine bu soruları sormuyor. Senarist saçmalaması yine. Lost’ta Kafkasallık diz boyu. Bir televizyon dizisinde olunca rahatsız ediyor bu Kafkasallık.

20 Haziran 2008 Cuma

Albüm Dinlemek - I

Sindire sindire albüm dinlemeyi özledim.

Flashback (Geriye Dönüş) 1:
Onüç yada ondört yaşımdaydım. Adana’da İskender ağabeyimin evindeyim. (İskender ağabeyim ile aramda kan bağı yok ama benim için her zaman, özellikle İsrail’de beraber çalıştığımız dönemde ve sonrasında, gerçek bir ağabey gibi oldu.) O zamanın koşullarına göre çok kaliteli bir müzik sistemi var İskender ağabeyimin. Müzik setinin yanında onlarca “Long Play”. Ben long playleri incelerken İskender ağabeyimin “Albüm dinlemek bir kültürdür” dediğini hatırlıyorum.

Haftaiçi günde üç saati yolda geçiriyorum. Yolda geçirdiğim sürenin neredeyse tamamında radyoda haber içerikli programları dinliyorum. Ülkemin ne durumda olduğunu, nereye gitmekte olduğunu öğrenmeye çalışıyorum. Hayat sadece laylaylom ile geçmiyor. Hayat, albüm dinlemeyi erteliyor.

Flashback (Geriye Dönüş) 2 :

Onüç yada ondört yaşımdaydım. Mersin’de amcamların yazlığındayım. Kuzenim, Cenap ağabeyim, mono kasetçalara bir kaset yerleştiriyor ve dinlemeye başlıyor.
- Bu çalan ne?
- Genesis, diyor.
- Yeni bir toplama albüm ismimi Genesis?
- Yok, Genesis bir grup.
- Tek bir grubun şarkıları mı var kasette?
- Evet, Genesis.

Ergenlik yıllarım toplama kasetlerin zirvede olduğu yıllardı. Her kasetin toplama bir kaset olma zorunluğu varmış gibi düşünürdüm.

Flashback (Geriye Dönüş) 3 :

Mersin Pasajının giriş katındaki Akay Müzik mağazası vitrinin önündeyiz. Beş yaşından beri arkadaşım olan Ahmet Erensoy ve ben. Onüç yada ondört yaşındayız. Akay Müzik’in hazırladığı listelere bakıyoruz. Toplama Kasetlerin devrindeyiz. Müzik dinleme alışkanlığımız Akay Müzik mağazasının hazırladığı toplama kasetler, yurt çapında dağıtımı yapılan Hakan Gündüz’ün hazırladığı Stüdyo 54 toplama kasetleri ve liste vererek doldurttuğumuz toplama kasetler çerçevesi ile sınırlı.

Severek dinlediğim ilk albüm Madonna, True Blue albümüydü. Aslına bakarsanız severek dinlediğim son Madonna albümü de True Blue’ydu. O yıllardan sahip olduğum diğer albümler, Falco ve Eddy Grant’ın albümleriydi. Şimdi bile gayet net hatırlarım her iki albümdeki parçaları.

Albüm dinlemek bir kültürdür. Müzisyeni sadece liste başı şarkısı(ları) ile dinlemek müzisyene haksızlık olur.

Bazı grupları sadece bir şarkısını dinleyerek tanıdığımı düşüneyim:

KISS / I Was Made For Lovin You : Endless Love filminin film müzikleri albümü içinde 3. sırada yer alır bu parça. Filmde kullanıldığı sahneyi hatırlamıyorum, bir şekilde Endless Love’i yeniden seyredip, hangi sahnenin fonunda çaldığını bulmak lazım. KISS’i tanımasam, disko müzik yapan bir grup zannederim.



STATUS QUO / Your In The Army Now : Status Quo’yu toplama kaset devrinde “Your in the army now” şarkısında içinde bulunduğu bir kasetten tanımıştım. Yıllar sonra aldığım Status Qou albümü olmasa Bee Gees tadına bir grup olarak kalacaktı benim hafımazda.



METALLICA / Nothing Else Mathers : Nothing Else Mether’s şarkısı ile dans eden insanlar canlanıyor gözümde daha ne yazayım...



İşte bunun içindir ki liste başı bir şarkı yapmak müzisyen için bazen istenmeyen bir durum haline gelebilir. Esas olan müzisyeni albümlerini dinleyerek değerlendirmektir.

11 Haziran 2008 Çarşamba

Money, 7/4 lük Başlar, 4/4 lük Biter.

Pink Floyd’un Pulse adlı konser DVD’sindeki Money şarkısını izlerken Beyin Labirentimdeki düşünce kaydıraklarından birine düştüm...Sarhoştum... Safra kesemin olmamasından mı? Yaşımın ilerliyor olmasından mı? Yoksa düzenli olarak içmeyi bıraktığım için midir bilmem ama az miktadaki içki ile kolayca sarhoş oluyorum. Beş şişe bira bana fazla geliyor artık.

Money çalmaya başlayınca, “Money, 7/4 lük başlar, 4/4 lük biter” diye düşündüm. Ne kadar geç fark ettim şarkıların ölçülerini? Yıllarca aşağı, sola, sağa, yukarı el kol sallayarak ölçü saydırdılar. Neyi, neden yaptığımı anlatan, öğreten biri çıkmadı. Lise sonda müzikten kaldım. Gerçi hak etmiştim kalmayı ama böyle müzik eğitimine, böyle öğrenmemeci.

Herhangi bir enstrüman çalmayan biri için şarkının ölçüsü pek fark edilmeyen bir detay. Şarkının akorlarını, melodi değişikliklerini, şarkı sözlerini takip ederek, bas gitar ve/veya davulun sürelerini dinleyerek şarkının ölçüsü bulanabilir. Lisede bana dandik blok flütü öğretmeye çalışacağınıza, neden müzik nasıl dinlenir onu öğretmediniz?

Birçok (%85-%90) şarkının ölçüsü 4/4 dür. Genellikle şarkı sözleri ölçünün ilk vuruşunda başlar. 4/4 lük bir şarkıda, şarkı sözlerinin başladığı andan itibaren, şarkının temposuna uyarak 1-2-3-4 şeklinde sayarsanız, şarkıdaki sözlerin, melodilerin ve akorların genellikle 1. vuruşta yada 3. vuruşta değiştiğini fark edersiniz. İlk aklıma gelen 4/4 lük şarkı Michael Jackson, Billy Jean. Kafamın içindeki fonda Billy Jean çalarken yeni bir düşünce kaydırağından düşmeye başlıyorum. Ortaokuldayım. 1983-1985 arasında bir yılda. Siyah-beyaz televizyonumuzda, saçları beline kadar uzanan güzel bir kız Blendax reklamında oyunuyor. Yazlıkta platonik aşık olduğum kıza benziyor. Reklamdaki kıza da platonik aşık oluyorum. Saçları beline kadar uzanan kız, saçlarını attıra attıra yürüyerek uzaklaşıyor, reklam bitiyor, fonda Billy Jean. İlk defa Blendax reklamında duyuyorum Billy Jean şarkısını. Henüz şarkının adını bilmiyorum, “Blendax reklam müziği” benim kafamda. Marka olarak bilinen tek şampuan Blendax. Eczanelerde satılıyor genellikle. Biz, temizlik malzemesi toptancısından aldığımız, kiloluk şeffaf plastik şişedeki, muz kokulu şampuanı kullanıyoruz. Nadiren Blendax şampuan aldığımızda seviniyorum. Platonik aşkım ile aynı şampuanı kullanıyorum.




Platonik Blendax aşkımın üzerinden çok geçti. “İkinci Bahar yaşıyor gönlüm”. İkinci Bahar şarkısnı 1-2-3 şeklinde sayarsanız, şarkı sözlerinin, akorların, melodinin ölçünün birinci vuruşunda, “bir” dediğiniz yerlerde, değiştiğini fark edersiniz. İşte size 3/4 valz ritmi.



Bazı şarkılarda, şarkı içinde ölçü değişir. Ölçü değişikliği kısa süreli olabileceği gibi şarkının kalanı yeni ölçüden bitirilebilir. Pink Floyd’un Money adlı şarkısı, şarkı ortasında değişen ve şarkı sonuna kadar devam eden ölçü değişikliği örneğine uyar. Şarkının başlangıcındaki ölçü 7/4 dür. Şarkıdaki bas gitarın çaldığı melodiyi 1-2-3, 1-2-3-4 şeklinde sayarak dinlerseniz, sözlerin, akorların ve melodinin 1 dediğimiz yerde değiştiğini fark edersiniz. Şarkının ortasındaki saksafon solunun bitiminde şarkı 4/4 lük devam eder. Bu noktadan itibaren bas gitarı 1-2-3-4 diye sayarak dinlerseniz değişiklerin “bir” dediğiniz yerlere oturduğu fark edersiniz.




Müzik ölçüleri ve müzik dinlerken ölçülere dikkat etmek üzerine çok yüzeysel değindiğim bu yazı ile daha önce müzik dinlerken ölçülere dikkat etmemiş kişilere iyilik mi yaptım, kötülük mü yaptım emin değilim. Ben alışkanlıktan, doğal bir süreç gibi şarkıları kafamın içinde sayarak dinlerim. Yazdıklarımı okuduktan sonra size kolay gelsin.

Bazılarına çok iddalı gelecek ama “Herkez Pink Floyd dinlemiştir” diyorum. Televizyon seyrediyorsanız, radyo dinliyorsanız Pink Floyd dinlememenize imkan yok. Bir jenerikte, bir haber görüntüsünün fon müziğinde, bir reklam müziğinde dinlemişizdir Pink Floyd’u. Kimimiz bilerek, kimimiz bilmeden.

İzlemekte olduğum “Pink Floyd”, Pulse konserinde Roger Waters yok ama bu kabullendiğim bir gerçek. 2005 yılında, Live 8 konserleri için biraraya gelen efsane Pink Floyd kadrosunu Hyde Parkta izleyen bir arkadaşım “Pink Floyd sahneye çıktığında çevremdeki yeni yetme İngiliz gençler birbirlerine, bu adamlarda kim? diye soruyorlardı” demişti. Kalitesizliğin, bilgisizliğin milleti yok.

Roger Waters’ı 2006 daki Kuruçeşme konserinde izledim. “In the Flesh” ile konsere başladıklarında, sahneden, ışıklardan, sesin gücünden tüylerim diken diken olmuştu. Birçok konser izledim, (1999 daki, Ali Sami Yen’deki Metallica konseri ve 1998 deki, Bostancı Gösteri Merkezindeki Jimi Page, Robert Plant konseri benim için unutulmazdır.) Roger Waters konseri izlediğim en iyi konserlerden biriydi. Konserde saydığım büyüklerimden biri ile karşılaştım. Roger Waters sevdiğini bilmiyordum. “Oğlumu (yeni ergen) getirmek için geldim” dedi. “Sen de yakında kızınla zorunlu olarak böyle konserlere gelirsin” diye ekledi. “Ben kızımla konsere seyirci olarak değil, kızımın vereceği konsere basçı olarak geleceğim” dedim, demek isterdim ama bu büyüğüm ile olan ast, üst ilişkim nedeni ile susmayı daha mantıklı buldum.

“In The Flesh”. Yeni bir düşünce kaydırağına düşürüyor beni. Roger Waters In The Flesh konser DVD sini hatırlıyorum. Bence In the Flesh konserinin yıldızı gitarist Doyle Bramhall. Jim Morisson’a benziyor. Yakışıklı ve karizmatik. Pantolonu ve gömleği tam aradığım sahne kıyafeti. Pür dikkat Doyle Bramhall’ı izliyorum. Adam solak. Bu özelliği belki en normal sıradışı özelliği. Solaklar için yapılmış gitarlar olmasına rağmen, sağ elini kullanarak gitar çalanlar için yapılmış normal bir gitar kullanıyor. Ee bu da bir derece normal sayılabilir, Jimi Hendrix de sağ gitarı ters çevirerek çalardı ama Hendrix tellerin yerlerini değiştirirdi. Normal bir gitarı, bir solak ters çevirerek çalmak isterse, altta olan ince teller yukarı, yukarıda olan kalın teller aşağıya gelir. Hal böyle iken gitar methodu kitaplarındaki tüm akor şekilleri, gamlar karmakarışık olur. Sololardaki esnetme (bend) dediğimiz ses değiştirme hareketini yapmak zorlaşır. Doyle Bramhall tellerin yerini değiştirmemiş, normal bir gitarı almış, hiçbir değişiklik yapmadan solak biri olarak ters çevirmiş, çalıyor. Eski bluescuların bazılarının ekipman ve maddi imkansızlıktan dolayı bu şekilde çaldıklarını biliyorum. Ancak eski bluescuların, özellikle delta bluescuların, çaldığı şarkılar gitar tekniği olarak çok üst düzey teknik ve beceri gerektirmeyen şarkılardır ama günümüz koşullarında ileri düzey bir solo gitaristin bu ekol ile gitar çalmayı öğrenmesi ve çalması şaşırtıcı.



Dııd, Dııd . . . . . . Dııd, Dııd . . . . . . Dııd, Dııd. . . . Uff, Mother, do you think they'll drop the bomb? (Anne, sence bombayı atacaklar mı?) denmesini bekler zihmin meşgul açalan telefon sinyalinde. Çok yalın, çok güzel ve bir o kadarda dolu bir şarkıdır Pink Floyd, Mother. Mother, should I run for President? (Anne, başkan olmalı mıyım?) Mother, should I trust the government? (Anne, hükümete güvenmeli miyim?) Mother, do you think they'll try to break my balls? (Birebir çevirisini yaparsam: “Anne, sence toplarımı patlatacaklar mı?” anlamına gelir ama örtülü anlatılmak istenen malum)

Tüm bu yazdıklarımı düşünmem on dakikadan fazla sürmedi. Toparlayıp yazmam üç hafta.


(*) İki haftadır Faik Murat Müzikoloji başlıklı seri yazılar için notlar tutuyor, Youtube’da videolar arıyorum. Lise yıllarımda dinlediğim müzikleri, ilk gitara başlayışımı, üniversitede tanıştığım ve müziği öğrendiğim, paylaştığım arkadaşlarımı, barlarda canlı çalarken dinleme fırsatını bulduğum, bazıları artık aramızda olmayan, yetenekli müzisyenleri düşünerek notlar tuttum. Forrest Gump tadında bir öykü müzik yolculuğum. Olmadık adamlar ile olmadık şekilde tanışma fırsatı buldum. Yazması, okuması eylenceli bir seri olacak.

06 Haziran 2008 Cuma

İnternet Yazarlığı

“. . .Yer yer Youtube destekli serbest atışlar” olarak belirledim Beyin Labirentimden Odacıklar blogumun tanımını.

Yazılarımı yazarken dinlediğim şarkıları okuyucu ile paylaşabilmenin bir yolu olsa diye düşünürdüm yıllar önce. O yıllarda internette yazarlık yapmak söz konusu değildi. Bir kitabım olsa, kitabın bölümlerini yazarken dinlediğim şarkıları içeren bir CD de kitap ile beraber verilseydi diye hayal kurardım. Yazının yazıldığı ortam ile okunduğu ortam arasındaki sesteşliğin, her birimizin beyin labirentinde benzer odaları açabileceğini düşünürüm.

Görüntü destekli yazı ise yıllar önce hayal edemediğim bir kurguydu.

İnternet üzerinden yayınlanan yazılarda görüntü ve müzik desteği anlatımı besleyen önemli bir yardımcı. Görüntü ve müzik desteği ile blogumdaki yazılar, Beyin Labirentimdeki hallerine en yakın şekliyle okuyucu ile buluşabiliyor.
BULUŞABİLİYORDU demek daha doğru olacak, Youtube nerede ise bir aydır kapalı. Youtube’u yasaklamanın anlamsızlığı daha önceki kapama kararlarında bilişimciler tarafından sayfalarca yazılmıştı. Yeniden değinmeyeceğim.

Görüntü desteğinin yazıya neler kattığına bir bakalım.

Cumartesi Gecesi Ateşi başlıklı yazıda görüntü yazının içeriğini desteklemiyor. Görüntüyü kullanma sebebim filmin adının yarattığı çağrışım. Yirmibeş yaşın altındaki birçok kişinin Cumartesi Gecesi Ateşi filmini seyretmediği düşünülürse, John Travolta’nın o meşhur dans sahnesini beynimizde canlandırabilmek için görüntü eklemesi zorunlu oluyor.

Ne Görmek İstiyoruz? başlıklı yazı görüntü desteği olmadan anlamsız olacaktır. Yazı görüntüyü yorumluyor.

Kerim Çaplı'nın müzisyenliğini anlayabilmemiz için Kerim Çaplı başlıklı yazıdaki görüntüye ve müziğe ihtiyacımız var. Müziğini dinlemeden bir müzisyeni nasıl anlayabiliriz ki? Keşke Kerim Çaplı’ya ait daha fazla ve daha kaliteli görüntü ve ses kayıtları olsaydı.

Görüntü desteği olmazsa Müzikal Filmler ve Şiddet başlıklı yazı anlamından bir şey kaybetmez ama görüntüler yazıda anlatılan filmleri seyredenlere için o meşhur sahneleri hatırlatırken, seyretmeyenlerde müzikal film seyretme isteği uyandırıyor. Müzikal Filmler ve Şiddet, görsel destekli yazı kurgusu adına en sevdiğim yazım.

Yazıda görsel destek bazen sayfalarca anlatabileceğiniz bir durumu kolaylıkla okuyucuya verebilmenizi sağlıyor ancak bazı durumlarda görselliğin etkili olması için ortak hafızamızın devreye girmesi gerekiyor. Mesela Züğürt Ağa filminden bir sahneyi, Şener Şen’in domates satmaya çalıştığı sahneyi, hatırlayalım. Birkaç dakikalık bu sahnenin etkili olması için filmin tamamını bilmemiz gerekiyor. Bağırarak domates satmak zorunda kalan kişinin bir zamanların ağası olduğunu, bunun ezikliğini yaşayarak domates satmaya çalıştığını bilmemiz sahnenin bizdeki etkisini arttırıyor. Yazık ki Youtube’a şu an erişilmiyor ve o meşhur domates satma sahnesini şimdilik buraya ekleyemiyorum.

Pink Floyd ve şarkı ölçüleri üzerine yazdığım yazıyı, görsel ve müzik desteği olmadan zayıf ve tatsız olacağı için iki haftadır yayınlayamıyorum.

İnternette yazmanın bir başka güzel yanı yazının derinliğini okuyucunun belirleyebilmesi. Okur, bilgisine ve öğrenme isteğine bağlı olarak yazıyı, yazarın sunduğu kadar derinleştirebilir. Yazar ve okurun etkileşim içinde oldukları bir yazım tarzı internet yazarlığı. Örneğin “Mark Knopfler konserine gidebilmeyi çok isterim.” cümlesi kısa bir cümle. Yazar, Mark Knopfler ismine bağlantı koyarak, Mark Knopfler’in kim olduğunu bilmeyenlere, kendi yazısını uzatmadan, anlatabilir. Bağlantılar ile bir sayfalık yazı, verilen tüm bağlantılara gidilmesi durumunda onlarca sayfalık yazı haline gelebilir.

Sınırlı zamanım çerçevesinde Blog dünyasında olabildiğince çok vakit geçirmeye çalışıyorum. Kaliteli, eylenceli, seviyeli ve öğretici blog sayısı sınırlı. Milliyet Gazetesinin blog bölümünü inceledim. Beni tatmin etmedi. İnternet üzerinden yayın yapan gazeteler, sayıları sınırlı ve kadrolu blog yazarları edinmeli,görüntü ve müzik desteğinden yararlanmalı diye düşünüyorum. Mesela Neden Cumhuriyet Gazetesi buna benzer bir uygulama yapmaz?

Kargaya yavrusu kartal görünürmüş. Yazılarımı değerlendirmeye çalışırken, Pop Star yarışmalarında tüm şarkıyı detone söyleyip elenince “Hakkımı yediler” diyen insanları düşünürüm.

Acaba ben de detone şarkıcılar gibi miyim?

28 Mayıs 2008 Çarşamba

Kerhane


Ağlasalar seslerini duyabileceğim fotoğraflarında, dokunabileceğim gözyaşlarına ellerimle.


Fotoğrafların çarpıcı gerçekliğine rağmen hayatlar ve insanlar gerçek üstü. İnanmak istemiyor insan.

Picasso uyarlaması mı bu fotoğraflar? Belki de bir Edvard Munch? Kulaklarını kapatarak Çığlık atası geliyor insanın. Prefabrik binanın koridorunda çekilmiş fotoğraf çılgın bir Andy Warhol partisinden mi? Siyah beyaz fotoğraflar bir Tarantino filminden alınmış sanki?

Üç buçukta uyandım dün gece. Güneş doğana kadar uyku tutmadı bir daha. Beyin Labirentimdeki düşünce kaydıraklarında oradan oraya düştüm durdum sabaha kadar. Komidinin üzerindeki lambayı açtım, başucu defterime iki mısra karaladım.

Yaşlılık lekeleri düşmüş elinin ardında sarkık memeleri,
Nasırlı elin altına uzanmış piyanist parmaklı diri bedeni.

. . .

Dün Erdal Kınacı’nın web sayfasında Mersin-Antalya illerindeki 22 yasadışı genelevde bir yıllık çalışma ile çekilen fotoğrafları gördüm. Fotoğrafları sitede Brothel (kerhane/genelev) bağlantısının içinde bulabilirsiniz.

Çok odacıklı, “hasta” beynim için bu kadar imge çok fazla. Günün yorgunluğu çıkınca uyandım sabah üç buçukta. Her fotoğraf beynime atılan onlarca imge bombası. Her fotoğraf hakkında sayfalarca yazabilirim. Ve fakat yıllar sonra Beyin Labirentimin derinliklerinde kapısı açılan bir odada bulduklarımı yazmakla yetineceğim...

Askerdeyim, acemi birliğinde. Aşık olmamak için kaçıp gelmişim askere. Haftada iki, üç kez "aç-aç" gelmekte birliğe. Aşık olma potansiyelimin garip duygusal salaklığı var üzerimde. Hiç bir aç-aç'a gitmiyorum. Acemiliğimin bitmesine bir kaç gün kala yine aç-aç geliyor. Bu sefer gidiyorum. 150-200 kişilik sinema salonu tıka basa dolu. Amerikan filmlerinde gördüğüm striptiz dansına benzer bir gösteri olmasını bekliyorum. Tabii Amerikan filmlerindeki gibi taş bir hatunu değil, balık etli, sarkık memeli, selülitli ve geçkince bir hatunun gelmesini bekliyorum. Sinema salonunda türkçe şarkılar çalıyor. Üç Hürel, "Bir Sevmek Bin Defa Ölmek Demekmiş" çalıyor. Bağırarak eşlik ediyorum nakarata. Müzik kesiliyor, salonun ışıkları kısılıyor, sahne ışıkları yanıyor. Dansöz kıyafetine benzeyen siyah bir kıyafetle balık etli ve geçkince bir kadın sahneye çıkıyor. Dans ederek üzerindekileri çıkarıyor. Müzik yok beyin labirentimdeki bu odada, silinmiş hafızamdan. Yıllar sonra kapısını açtığım bu odada, müzik sesi olmaksızın dans ederek soyunuyor. O soyundukça beklentilerimin gerçekleştiğini görüyorum. Sarkık memeler, selülitler. Bir bikinin alt parçası kadar bir giysi kalıyor üzerinde. Salon alkışlarla, ıslıklarla, "aç-aç" bağrışları ile çınlıyor. Çıkarmayacak kıyafetinin son parçasını. Amerikan filmlerinde kimse son parçayı çıkarmaz. Balık etli, geçkin kadın kıyafetinin son parçası ile oynayarak dansına devam ediyor. Sabahattin Ali'nin Yeni Dünya öyküsünün farklı bir uyarlamasındayım sanki. Kıyafetinin son parçasını dizlerine kadar indirip, geri giyiyor. Salondakiler çıldırmış gibi. Doğru mu görüyorum diye düşünürken, kadın son parçayı da çıkarıyor. Beş dakika kıyafetsiz dans ediyor. Gösterisini bitirip, sahne arkasına geçiyor. Şaşkınım. Amerikan filmlerinde kimse son parçaya kadar soyunmaz diye düşünüyorum. Ne düşüneceğimiz bile birileri tarafından kısıtlanmış. Salondakiler biraz duruluyorlar. Gösteri bitti diye düşünürken, bir "danscının" daha olduğu anons ediliyor. Bekliyorum. Yeni danscı kırmızı bir kıyafetle sahneye çıkıyor. En fazla yirmibeş yaşında, gencecik, güzel ve hatta çok güzel bir kadın. Bir önceki gösterideki gibi üzerinde hiç birşey kalmayıncaya kadar soyunuyor. O dans ederken yaşamakta olduğum anın gerçek üstülüğü beni farklı boyutlara taşıyor. Kıyafetsiz dans ederken, sahneden 200 çılgın erkeğin doldurduğu salon nasıl görünür? Ne hisseder dans ederken?

Bazı anları bir daha aynı şekilde yaşayamaz insan. Bazı pişmanlıklar bu yüzdendir. Bir daha aynı şartlar altında benzer bir gösteriyi izleyebilmem nerede ise imkansız. Günlerdir kadın görmeyen erkeklerin doldurduğu, kimilerinin belki bir kadını ilk defa gördüğü, gerçek üstü kahramanlarının olduğu bir gösteri. Belki günümüzde askerde bile kalmamıştır aç-aç. Günün birinde çok param olsa, sınırsız imkanlarım olsa, aynı ortamı aynı şekilde kurabilmek mümkün de olsa, aptal aşık olduğum yirmialtı yaşımdaki bana dönmem mümkün olmayacak. İşte size hayatımda daha fazla yapmadığım için pişman olduğum olaylardan biri. Keşke daha fazla aç-aç gösterisine gitseydim.

Yıllar geçmesine rağmen on dakikalık o kısa gösterideki genç ve güzel kadını hala hatırlarım.

Ne olmuştur o kadına???

08 Mayıs 2008 Perşembe

B Planınız Var Mı?

2 Mayıs tarihinde Şili’deki Chaiten yanardağı 9.000 (!? Bizim medyamızdaki haberlere göre 2000) yıl sonra faliyete geçti. BBC de okuduğum habere göre şu an aktif durumda olan 100 yanardağdan 20 si en an patlayabilir.

Myanmar'da yaşanılan felaketi tüm medyada takip etmek mümkün. Bugünkü habere göre ölü sayısı seksenbin! Kafama takılan soru Myanmar'da hangi sıklıkta böylesine büyük afetler yaşanmakta? Yaşanılan döngüsel bir süreç mi? Yoksa olağanüstü bir durum mu?

Bugün Hürriyet'te "Marmara'da hareketlilik arttı, deprem bekliyor" başlıklı bir yazı vardı.

Artan, artarak devam edebilecek olan büyük doğal felaketlerin, Marduk gezegeni habercisi olabileceğini düşünüyorum. Marduk gezegeni hakkında özet bir yazı yazmıştım. Alternatif Yaşam Planlaması içinde Ezoterik Bilgiler başlığı altında Marduk gezegeni hakkında başka yazılar da bulabilirsiniz.

Serdar Turgut’un 29 Nisan ve 30 Nisan tarihli yazılarını aşağıya kopyalıyorum.

Amacım felaket tellallığı değil. Sadece 2012 olasılığını düşünerek mevcut hayatımızda köklü değişimler yapmadan, hayata boşvermeden bir B Planımız olmalı diye düşünüyorum.

Benim B Planım mı ne?

Yazacağım...

- - - - - -
29 Nisan 2008 Tarihli yazı:

Yazarlar / Serdar Turgut

Rana is cool
serdar.turgut@aksam.com.tr

Hafta sonunda biraz sohbet olsun diye Rana’ya “Biliyor musun; dünyanın sonunun 2012 yılında gelmesi ihtimali hayli büyük. Üstelik bu dediğimin Marduk’un gelmesiyle de alakası yok, kehanet de değil. Çok saygın bilim insanlarının yaptıkları çalışmaya göre 2012 yılında dünyayı büyük bir felaket bekliyor. Hatta 21 Aralık 2012 tarihinde, bildiğimiz dünyanın tamamen ortadan kalkacağından bahsediliyor. Ortadan kalkmak derken, daha önce dinozorların yeryüzünden kalkmasıyla eşdeğer düzeyde olan bir felaketten bahsediliyor. İyimser tahminle dünya nüfusunun yüzde 70’inin ortadan kalkacağı ama genelde bu oranın yüzde 90’ı bulacağından bahsediliyor bilimsel çalışmalarda” dedim.

Dedim ve ondan bir reaksiyon bekledim.

Bir süre sustuktan sonra ‘Keşke bunu daha önce söyleseydin de diyete hiç başlamasaydım’ dedi sadece. Bunu son derece cool bir reaksiyon olarak değerlendirdim.

Ve düşündüm ki; Rana son derece haklı. Çünkü, örneğin bu gerçekleri ben de New York’a gitmeden önce öğrenmiş olsaydım, Oray orada karşımda ceaser salatayla başlayıp nefis bir hamburgerle devam ederken, ben bir sebzenin üstüne azıcık sızma yağ dökmekle katiyen yetinmezdim. Ben de bir hamburger patlatıverirdim kesinlikle.

Eğer denilenler doğruysa şunun şuracığında dört yıl kaldı. Geride kalan yaşamı daha şişman bir insan olarak yaşamamın ne sakıncası olabilir ki, değil mi?..

Rana’nın ve konuyu diğer anlattığım arkadaşların reaksiyonlarına baktığımda insanoğlunun ortadan kalkma oranı olarak yüzde 70’ten veya yüzde 90’dan bahsediliyor ya, geride kalan oranın mutlaka Türklerden ibaret olması gerektiğine karar verdim.

İnsanoğlunun yüzde 90’ı ortadan kalksa yine geride kalanlar sadece Türk olabilir.

Düşünsenize sadece Türklerden oluşan bir dünya söz konusu olacak. O zaman da siz; ‘Felakette ölmek mi daha iyi yoksa kurtulmak mı?’ diye de gayet meşru bir şekilde düşünebilirsiniz tabii ki...

Neyse ne ben bir kısmı ciddi şekilde zor bilimsel türde olan yazıları okumayı sürdürüyorum. Rana beni görünce, ‘Bırak uğraşma böyle şeylerle’ ve ‘Zamanı gelince yaparız bir şeyler’ diyor.

Dünyada yaşamı ortadan kaldıracak düzeyde felaketten söz ettiğimden, yapacağımız bir şeylerin nelerden oluşabileceğini açıkça söyleyeyim; ben bilmiyorum.

Konuyu açtığım diğer Türklerden gelen tepkilerden bazı örnekler ise şöyle:

Normal abi, bir şekilde son gelecek tabii ki...

Biz zaten ölmüşüz, bir de geri kalanlar ölüversin ne yapalım.

Fenerbahçe yenildikten sonra bizim için fark etmez.

İşte ben ‘Türkler bu felaketten yırtacak’ derken aslında temelde bu tavra güveniyorum.

Çünkü felaket anı geldiğinde Türkler konuyla ilgilenmeyerek meseleyi küçümseyerek felaketi atlatacaklar. Belki de hiç algılamayacaklar onu.

- - - - - - -

30 Nisan 2008 tarihli yazı:

Yazarlar / Serdar Turgut

21-12-2012
serdar.turgut@aksam.com.tr


Ben bugüne kadar böylesine bir şey ne gördüm ne de duydum.

Üstelik ben felaket senaryoları okumaya da alışkınımdır. Maya’ların takvimlerinde ortaya koydukları felaket senaryosundan, Marduk gezegeninin 2012 yılında geleceğine kadar birçok konuyu okumaya ve anlamaya çalışıyordum.

Ancak bu kez durum farklı, tahminler farklı. Konularında değeri dünyaca kabul edilmiş bilim adamlarının yaptıkları gözlemler ve analizler, dünyanın hareketine dayalı araştırmalar ve Güneş ile ilgili yapılan gözlemler, 2012 yılında Dünya’da bir dizi felaket olayının yaşanacağı, üstelik 21 Aralık 2012 tarihinde Dünya’da büyük felaket olacağı ve Güneş’ten kaynaklanan bazı etkilenmeler yüzünden dünyada canlı yaşamın büyük ölçüde silineceği söyleniyor.

Tahmin edilen felaket öylesine büyük boyutlu ki; birçok saygın kuruluş, bu bilim adamlarının yaptığı çalışmaya finansör olmaktan çekiniyor. Çünkü bu kadar kötümser bir senaryoya kurumlarının imza atmasının kendi prestijlerine zarar vereceğini sanıyorlar.

Açıkça söyleyeyim; şunun şurasında sadece dört yıl sonra olacağı söylenen olayları yazmadan önce ben de çok düşündüm. Hem de soğuk terler döktüm yazacaklarımı düşünürken. Çünkü benim de küçük çocuğum var ve bu gibi durumlarda insan bir tek, çocuğunu düşünüyor tabii ki...

Üstelik kimsenin kendisini ve ailesini korumak için yapabileceği bir şey yok. Dünya canlı nüfusunun yüzde 70 ila yüzde 90’ını ortadan silen boyuttaki bir felaketten bahsediliyor çünkü.

Dünya’nın bugünkü hareket rotası sürdüğü takdirde ve Güneş’teki hareketlenme devam ederse (patlamalar) 2012 yılında Dünya’nın kuzey ve güney kutupları yer değiştirecek.

Dünya’daki magnetik güç tamamen ve radikal değişime girecek, büyük tufanlar, depremler ve volkan patlamaları olabilecek.

Patlamasına kesin olarak bakılan yanardağlardan bir tanesi de ABD’deki Yellowstone Parkı’nın altında buılunan yanardağ. Biliniyor ki; bu yanardağ 600 bin yılda bir patlıyormuş ve patlama zamanı da gelmiş. Hesaba göre bu da 2012 yılına denk geliyormuş.

Böyle birtakım şeyler okuyup duruyorum işte ve bunları öğrenip de içimde tutmam imkansız hale geldi artık. Sadece Yellowstone Parkı’ndaki patlamanın Kuzey Amerika’da canlı yaşamı ortadan kaldıracağı söyleniyor. (Evet Oray, tekrar New York’a gideceksek bunu daha fazla ertelemesek iyi olur gibi geliyor).

Mayalar’ın kendi Dünya takvimlerinde 21 Aralık 2012 tarihini 13.0.0.0.0. Buradaki 13 baktun sayısı 400 Maya solar yaşı bu veya 144.00. 13 sayısı kozmolojilerinde kutsaldır onların. 22 Aralık 2012 ise Maya tarihine göre 0.0.0.0.1 olarak yazılmış yani Güneş’in tekrar başlaması da diyebilirsiniz buna.

Çok tuhaf, aklımın fazla yetmediği şeyler bunlar ama varlar yani ‘bilmeyelim’ diyerek bunlardan kaçış yok.