21 Kasım 2010 Pazar

İstediğiniz Müzik Türünü Seçin Genel Ağ Sizin İçin Çalsın


Radyo dinlemeyi severim. Özellikle TRT Radyo-3'ü dinlemeyi severim. Birkaç sene öncesine kadar yayınları radyodan  dinlerdim. Ve fakat radyodan bir türlü kaliteli ses almak mümkün olmazdı, yayının alt fonunda hep bir cızırtı olurdu. Günümüzde Radyo-3'ü genel ağ üzerinden dinlemek mümkün. Yayın kalitesi radyodan dinlemekten daha iyi ancak hala yeterli değil.

Geçenlerde bir televizyon programında Kerem Görsev ile yapılan bir röportajda, Kerem Görsev'in genel ağ üzerinden iki radyo kanalını dinlediğini öğrendim. Görsev'in önerdiği ilk radyo jazzradio.com idi. Caz müziği ve türlerini yayınlayan bir genel ağ radyosu. Üye olmadan radyo dinlemek mümkün, isteyenler için yıllık üyelik sistemi ile daha kaliteli yayın dinleme imkanı da sunuluyor.



Gerek türlerdeki çeşitlilik, gerek yayın ve ses kalitesi fazlasıyla tatmin edici. Kaliteli bir ses sistemine bağlanarak dinlenildiğinde CD kalitesinde müzik dinlemek mümkün olacaktır.

Tavsiye edeceğim diğer genel ağ radyosu accuradio.com . Accu radyo da tür seçeneği çok geniş. Hemen tüm ana türleri sitenin menüsünde bulmak mümkün. Bir türü seçtiğinizde, o tür içinde de yeni seçimler yapabiliyorsunuz. Örneğin ben caz ana başlığı altından, Smooth caz seçtim, onun altından da Groove caz seçtim. Aşağıdaki ekran açıldı.


   

Ekranda göreceğiniz üzere çalan şarkı ve albüm hakkında bir çok bilgiyi görmek mümkün.

Genel ağ ile yapılabildiklerimizi görünce değişmeyenleri anlamak zor geliyor. Yıllardır enstrümana para ayırmaktan bir türlü kaliteli bir ses sistemi sahibi olamadım. İlk fırsatta iyi bir ses sistemi almak istiyorum. Ses sistemi seçerken göz önünde bulunduracağım temel kriter genel ağ üzerinden radyo dinleme sırasında alacağım verim olacak. 

Gerçi yaklaşan doğum gününde kızıma piyano alacağıma söz verdim, sanırım benim ses sistemini yine enstrümana yeğ tutmak zorunda kalacağım.    

Piyano her eve lazım :)

18 Kasım 2010 Perşembe

Brad Pitt Olmak ve Evi Gibson Les Paul ile Doldurmak.



Brad Pitt'in gitar çalabildiğini ve bir gitar tutkunu olduğunu biliyor muydunuz?

Brad Pitt hakkındaki bir programda seyretmiştim, evinin her köşesi, merdiven boşlukları çeşit çeşit gitarlarla doluydu. Akustik gitarlar, elektro gitarlar, Fender'ler, Les Paul'ler....

En büyük isteklerimden biridir evimi çeşit çeşit gitarlarla doldurmak. Özellikle de Les Paul gitarlarla.

Fight Club ve Snatch (Tüm Guy Ritchie filmleri mükemmeldir!!) filmlerindeki performansından sonra hep söylerim: Büyüksün Brad Bitt...

Youtube'da Brad Pitt, Guitar kelimeleri ile arama yapınca bakın ne buldum. Parmaklarına dikkat ederseniz gerçekten çalıp, söylediğini anlayabilirsiniz.





Bir kez daha söylüyorum Büyüksün Brad Pitt.

Son olarak 17.000 USD değerindeki Don Felder 1959 Les Paul'un linki vermeden geçemeyeceğim.

Ibanez Rock&Play - 1990'lı Yılların Efsane Parça Çıkartma Aracı


Yıl 1991: İnternetin olmadığı, şarkı notalarının ancak fotokopilerinin bulunduğu, kasetten albüm dinlenilen yıllar. Walkman altın çağını yaşıyor.  

Bilkent Doğu Kampüsünde şimdi hazırlık binası olarak kullanılan binada kalıyorum. 1991 de o bina erkek yurdu. Yakup Trana, Kaan Tangöze, Ceki Levikatan, Mert Çandır, Uluç Özler beraber kalıyoruz. Dandik bir klasik gitarım var, henüz Fender Stratocaster'imi almamışım. Yakup'un beyaz renkli bir Ibanez elektro gitarı, Kaan'ın siyah renkli, solak bir Strat'ı var.

Rock&Play'i ilk defa Kaan'da gördüm. Gitar ile kullanılabilen,  şimdi ki ekipmanlar ile kıyaslandığında çamaşır makinası büyüklüğünde sayılabilecek, bir çeşit walkman. Çift gitar girişi, çift kulaklık çıkışı, kaset devrini yavaşlatma imkanı ve gitar için effect imkanı bulunuyor.

     



Yakup, gitarını Rock&Play'e bağlayıp, kasetten ileri, geri, dur, başa al, şarkıyı yavaşlat parça çıkarıyor. Zor bir süreç kasetten şarkı çıkarmak. Kaset bu, durmak istediği yerde duruyor, senin istediğin yerde değil. Şarkı yavaşlatıldığında oktavı değişiyor ve sesler korku filmi efekti gibi geliyor. O günün "ileri" imkanları bu.

1992 yazında Kuşadası Üç Boğa Jazz Kulüpte çalışıp, biriktirdiğim para ile Ekim ayında Stratocaster'imi aldım. Amfi alacak param olmadığı için ben de Rock&Play aldım. Kaan'ın Rock&Play'i miyadını doldurmuştu ve artık çalışmıyordu. Benim Rock&Play'imi hepimiz ortak kullanıyorduk. Benim şarkı çıkarmakta başarılı olduğum söylenemezdi.

Yakup ve Kaan'ın, Bilkent Ana Amfide, Tesla "Five Men Acustical Jam" konserini temel alan Two Men Akustical Jam konserinde çaldıkları tüm Tesla parçalarını Rock&Play'den dinleyerek çıkarmıştı Yakup. Konserden bir gün önce Kaan'ın boğazı şişmesine rağmen çok güzel bir konser olmuştu. 30-40 kişilik sınırlı sayıda ve fakat tüm şarkıları ezbere bilen kaliteli bir seyirci vardı ana amfide.

* * *

Geçen gün eski eşyalarımı karıştırırken buldum Rock&Play'imi. Artık çalışmıyor... Çalışması önemli değil zaten. Çok güzel anıları olan, artık tarihi sayılabilecek bu ekipman hakkında bir yazı yazmak istedim.

Çalışmıyor olsa da Rock&Play'imi uzun yıllar saklayacağım...        

10 Temmuz 2010 Cumartesi

Youtube hala kapalı ?!

Neredeyse iki yıllık bir aradan sonra ilk yazı...

"Youtube destekli serbest atışlar" hedefli "Beyin Labirentimden Odacıklar" youtube yasağı nedeniyle ilerleyemiyor.

Gerçi birçok kişinin olduğu gibi benim de Youtube'um bir şeklide açık. Son günlerde Youtube üzerindeki gitar derslerine takıldım. Kimi videolar o kadar başarılı yapılmış ki neredeyse benim yerine gelip gitarı çalacaklar...

Aynı durum bas gitar, davul, piyano için de geçerli. Böylesine büyük bir hazinenin resmi olarak kapalı olması yazık...

Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış...

12 Ekim 2008 Pazar

Dünyanın İlk Tam Kol Nakli

“Dünyanın ilk tam kol nakli” haberin başlığı bu. Televizyonda haberi seyrettim, haberin içeriğini Beyin Labirentimde bir odaya farkında olmadan yerleştirdim. Akşam yattım...

Kapama düğmesi yok ki Beyinin. Akşam yatağa girdiğinde çevireceksin düğmesini, oohh hiç birşey düşünmeden uyuyacaksın. Ama gel dikiz ki yok böyle bir lüks. Sarhoş olarak yatabilirim, uyuşturucu, sakinleştirici bir şeyler kullanabilirim ama bunlarında bir dünya yan yetkisi var, çözüm değil.

Uyumaya çalışırken, Beyin Labirentimin orta yerinde “Dünyanın ilk tam kol nakli” haberi patladı ve her yere saçıldı. Temizle temizleye bilirsen. Kaç tane öykü çıkar şimdi bu haberden? Mistik bir havayla Borges vari bir öykü, polisiye, korku Poe tadında bir öykü yada konuya biraz kara mizahla bakıp Woddy Allen tadında bir öykü yazılabilir.

Bildiğiniz üzere şapkalarımdan bir tanesi “gitaristlik”, ister istemez bu konu üstüne düşünüyor beyin ve doğal olarak yazılabilecek öyküleri ilk bu merkez üzerine kuruyor.

Haberin aslına sadık kalarak kurmaya başlayalım öykümüzü.
Kol nakli yapılan kişi çiftçidir ve altı yıl önce bir iş kazasında iki kolunu kaybetmiştir. Kollarını bağışlayan kişi hakkında bir bilgimiz yoktur. Çiftçiye kol nakli başarı ile yapılır, zaman geçer, çiftçi tamamen iyileşir, artık her iki elini rahatlıkla kullanabilmektedir. Zamanla kolların sahibini merak eder. Kimdir? Ne yapmıştır? Nerede yaşamıştır? Hastaneye gider, uğraşır eder (bu bölüm öyküdeki dolgu malzemesi), kolların sahibini ve hayatını öğrenir. Kollar bir gitar virtüözüne aittir. Kolların sahibinin geçmişini öğrendikten sonra sıkıntılı günler geçirir, çevresindekiler ne olduğunu anlayamazlar (bu bölüm de öyküdeki dolgu malzemesi).Bir gün tarlada çalışmakta olan çiftçi traktörü durdurur, çevresindekilere hiç birşey söylemeden gider. Tulum kıyafetili çiftçi (tarlada çalışmaktayken, traktörden inerek giden tulum kıyafetli çiftçi çok klişe ama olsun, ben yazdım oldu) müzik mağazasından içeri girer, eline bir elektro gitar alır, gitarı amfiye takar... ve ... parmakları gitarın sapında hızla ilerler. Parmakları bilinen bir melodi çalmamaktadır ama hızla bir biri ardına notaları çalabilmektedir. Öykü kısa oldu biraz uzasın dersek, çiftçi korkuyla gitarı bırakır ve müzik mağasından dışarı çıkar. Yok bu kadarı yeter, öykü çok uzamasın derseniz, çiftçi gitarı ve amfiyi alarak dükkandan çıkar. Korkuyla mağazayı terk eden çiftçi, öyküde yeteri kadar dolgu malzemesi yapacak çelişki yaşadıktan sonra gelip gitarı ve amfiyi alır. Geldik kaldığımız yere. Çiftçi gitarı almış ve müzik mağazasından çıkmıştır. Gitar ve müzik dersleri almaya başlar, özellikle müzik teorisi derslerine önem verir, hali hazırda parmakları gitar çalabildiği için teori bölümünü öğrenirse kolların sahibi gibi gitar çalabileceğini düşünür. Kısa sürede bilenen tüm şarkıları kusursuz derecede çalan, iyi bir virtüöz olur çiftçi. Gel gör ki yaptığı besteler bir türlü beğenilmez. Çok iyi bir gitarist olmuştur ama şöhret olamamıştır. Öykü, “ Kol nakli yapabilirsiniz ama önemli olan ruh nakli yapabilmektir, ruh olmadan müzik olmaz.” gibi Borges vari bir mesajla biter.

Sıradaki öykülerimizi yine haberimize dayanarak, kol naklinin artık yüksek yüzdeler ile başarılı yapıldığı bir dönemde kurgulayalım...
Ünlü piyanist iki kolu birden kesilerek öldürülmüştür. İri ve diri memeli seksi kadın dedektif ve yakışıklı ajanın cinayeti çözmek için uğraşları ile doldur öyküyü. İpin ucunu bir ver, bir geri çek. Ver, çek doldur öyküyü. Sonuçta katil, özel bir klinikte milyon dolar harcayarak piyanistin kollarını kendine nakil yaptıran ve ünlü bir piyanist olmaya çalışan bir milyoner çıkar. Milyoner yeni kolları ile hızlı ve çok güzel piyano çalabilmektedir ama kabul gören iyi bir yorumcu, besteci olamamıştır. Öykü, para ile sanatçı olunamaz mesajı ile biter. Al sana Poe tadın da bir öykü.

Gelelim kara mizah öykümüze. Woody Allen tadında bir öykü olsun. Kahramanımız başarılı bir cerrah ama silik, sıradan, yakışıklı olmayan bir tip. (Woody Allen filmlerindeki Woody Allen yani) Çevresindeki cerrah arkadaşlarından bir ekibi ayarlayarak bir bas gitar virtüözünü kaçırıp (kaçırma sürecinde yaşanılan sakarlıklar, başarısızlıklar öyküdeki dolgu malzemesi) onun kollarını kendi kolları ile değiştirir. Öykü cerrahımızın bedeninin yeni kolları kabul etmemesi sonucunda kolsuz kalmasıyla biter.

Bu yazdıklarım, işin kurgu boyutu. Beyin bu, sadece bunları düşünüp kapatmıyor kendini, başka odalardan, başka veriler gelip haberden yeni yollara gidiyorlar.

Adamlar başarıyla tam kol nakli yapabildiğine göre diğer organ nakillerini yapabilmek de mümkün olabilir. Demek ki günün birinde beyin nakli de yapabilirler. Aklıma ergen yıllarımda seyrettiğim Ahmet Mekin’in Kavanozdaki Adam dizisi geliyor. Senaryo bir yerlerden araklanmış olabilir ama özetle; Beyininde tümör olan profesöre (Ahmet Mekin), katil bir amelenin beyni naklediliyordu. Beyin nakli yapıldıktan sonra profesörün konuşmasının değişerek sık sık “Niittim size abiler, bırakın gideyim” dediğini hatırlıyorum.

Woody Allen’dan bahsetmişken “Yan Etkiler” kitabından “Delinin Öyküsü” başlıklı öyküyü hatırlatıyor beyin labirentim. Öyküyü sizinle paylaşayım: Kahramanımız başarılı bir cerrahtır. Akıllı, kültürlü ve güngörmüş bir kadın olan sevgilisinin tek kusuru, sevişirlerken ışığı belirli bir açıyla aldığında, teyzesi Rifka’yı şaşılacak derecede andırmasıdır. Bu ensest kaygısı cerrahı sevgilisiden soğutmaktadır. Kız arkadaşı ile sevişemeyen cerrah “kanını donduran aptallığı vücudunun her gözeneğinden sızan erotik radyasyonla ters orantılı” Tiffany Schmeederer’i bulur. Bir tarafda akıllı, kültürlü ve güngörmüş bir kadın olan Olive Chomsky, diğer tarafta “vücudu dünyaya ancak birkaç milyon yılda bir, o da buzul çağının başladığı veya kıyametin kopacağını işaret etmek için gelecek türde” olan Tiffany Schmeederer. Sonuç olarak cerrahımız, her iki kadının en iyi yönlerini buluşturmaya karar verir. Vee... tahmin edeceğiniz gibi cerrahımız iki kadının beyinlerini değiştirir.
Kitabı okumak isteyenleri üzmemek adına öykünün sonunu yazmıyorum ve Yan Etkiler kitabını tavsiye ediyorum.

20 Haziran 2008 Cuma

Albüm Dinlemek - I

Sindire sindire albüm dinlemeyi özledim.

Flashback (Geriye Dönüş) 1:
Onüç yada ondört yaşımdaydım. Adana’da İskender ağabeyimin evindeyim. (İskender ağabeyim ile aramda kan bağı yok ama benim için her zaman, özellikle İsrail’de beraber çalıştığımız dönemde ve sonrasında, gerçek bir ağabey gibi oldu.) O zamanın koşullarına göre çok kaliteli bir müzik sistemi var İskender ağabeyimin. Müzik setinin yanında onlarca “Long Play”. Ben long playleri incelerken İskender ağabeyimin “Albüm dinlemek bir kültürdür” dediğini hatırlıyorum.

Haftaiçi günde üç saati yolda geçiriyorum. Yolda geçirdiğim sürenin neredeyse tamamında radyoda haber içerikli programları dinliyorum. Ülkemin ne durumda olduğunu, nereye gitmekte olduğunu öğrenmeye çalışıyorum. Hayat sadece laylaylom ile geçmiyor. Hayat, albüm dinlemeyi erteliyor.

Flashback (Geriye Dönüş) 2 :

Onüç yada ondört yaşımdaydım. Mersin’de amcamların yazlığındayım. Kuzenim, Cenap ağabeyim, mono kasetçalara bir kaset yerleştiriyor ve dinlemeye başlıyor.
- Bu çalan ne?
- Genesis, diyor.
- Yeni bir toplama albüm ismimi Genesis?
- Yok, Genesis bir grup.
- Tek bir grubun şarkıları mı var kasette?
- Evet, Genesis.

Ergenlik yıllarım toplama kasetlerin zirvede olduğu yıllardı. Her kasetin toplama bir kaset olma zorunluğu varmış gibi düşünürdüm.

Flashback (Geriye Dönüş) 3 :

Mersin Pasajının giriş katındaki Akay Müzik mağazası vitrinin önündeyiz. Beş yaşından beri arkadaşım olan Ahmet Erensoy ve ben. Onüç yada ondört yaşındayız. Akay Müzik’in hazırladığı listelere bakıyoruz. Toplama Kasetlerin devrindeyiz. Müzik dinleme alışkanlığımız Akay Müzik mağazasının hazırladığı toplama kasetler, yurt çapında dağıtımı yapılan Hakan Gündüz’ün hazırladığı Stüdyo 54 toplama kasetleri ve liste vererek doldurttuğumuz toplama kasetler çerçevesi ile sınırlı.

Severek dinlediğim ilk albüm Madonna, True Blue albümüydü. Aslına bakarsanız severek dinlediğim son Madonna albümü de True Blue’ydu. O yıllardan sahip olduğum diğer albümler, Falco ve Eddy Grant’ın albümleriydi. Şimdi bile gayet net hatırlarım her iki albümdeki parçaları.

Albüm dinlemek bir kültürdür. Müzisyeni sadece liste başı şarkısı(ları) ile dinlemek müzisyene haksızlık olur.

Bazı grupları sadece bir şarkısını dinleyerek tanıdığımı düşüneyim:

KISS / I Was Made For Lovin You : Endless Love filminin film müzikleri albümü içinde 3. sırada yer alır bu parça. Filmde kullanıldığı sahneyi hatırlamıyorum, bir şekilde Endless Love’i yeniden seyredip, hangi sahnenin fonunda çaldığını bulmak lazım. KISS’i tanımasam, disko müzik yapan bir grup zannederim.



STATUS QUO / Your In The Army Now : Status Quo’yu toplama kaset devrinde “Your in the army now” şarkısında içinde bulunduğu bir kasetten tanımıştım. Yıllar sonra aldığım Status Qou albümü olmasa Bee Gees tadına bir grup olarak kalacaktı benim hafımazda.



METALLICA / Nothing Else Mathers : Nothing Else Mether’s şarkısı ile dans eden insanlar canlanıyor gözümde daha ne yazayım...



İşte bunun içindir ki liste başı bir şarkı yapmak müzisyen için bazen istenmeyen bir durum haline gelebilir. Esas olan müzisyeni albümlerini dinleyerek değerlendirmektir.

11 Haziran 2008 Çarşamba

Money, 7/4 lük Başlar, 4/4 lük Biter.

Pink Floyd’un Pulse adlı konser DVD’sindeki Money şarkısını izlerken Beyin Labirentimdeki düşünce kaydıraklarından birine düştüm...Sarhoştum... Safra kesemin olmamasından mı? Yaşımın ilerliyor olmasından mı? Yoksa düzenli olarak içmeyi bıraktığım için midir bilmem ama az miktadaki içki ile kolayca sarhoş oluyorum. Beş şişe bira bana fazla geliyor artık.

Money çalmaya başlayınca, “Money, 7/4 lük başlar, 4/4 lük biter” diye düşündüm. Ne kadar geç fark ettim şarkıların ölçülerini? Yıllarca aşağı, sola, sağa, yukarı el kol sallayarak ölçü saydırdılar. Neyi, neden yaptığımı anlatan, öğreten biri çıkmadı. Lise sonda müzikten kaldım. Gerçi hak etmiştim kalmayı ama böyle müzik eğitimine, böyle öğrenmemeci.

Herhangi bir enstrüman çalmayan biri için şarkının ölçüsü pek fark edilmeyen bir detay. Şarkının akorlarını, melodi değişikliklerini, şarkı sözlerini takip ederek, bas gitar ve/veya davulun sürelerini dinleyerek şarkının ölçüsü bulanabilir. Lisede bana dandik blok flütü öğretmeye çalışacağınıza, neden müzik nasıl dinlenir onu öğretmediniz?

Birçok (%85-%90) şarkının ölçüsü 4/4 dür. Genellikle şarkı sözleri ölçünün ilk vuruşunda başlar. 4/4 lük bir şarkıda, şarkı sözlerinin başladığı andan itibaren, şarkının temposuna uyarak 1-2-3-4 şeklinde sayarsanız, şarkıdaki sözlerin, melodilerin ve akorların genellikle 1. vuruşta yada 3. vuruşta değiştiğini fark edersiniz. İlk aklıma gelen 4/4 lük şarkı Michael Jackson, Billy Jean. Kafamın içindeki fonda Billy Jean çalarken yeni bir düşünce kaydırağından düşmeye başlıyorum. Ortaokuldayım. 1983-1985 arasında bir yılda. Siyah-beyaz televizyonumuzda, saçları beline kadar uzanan güzel bir kız Blendax reklamında oyunuyor. Yazlıkta platonik aşık olduğum kıza benziyor. Reklamdaki kıza da platonik aşık oluyorum. Saçları beline kadar uzanan kız, saçlarını attıra attıra yürüyerek uzaklaşıyor, reklam bitiyor, fonda Billy Jean. İlk defa Blendax reklamında duyuyorum Billy Jean şarkısını. Henüz şarkının adını bilmiyorum, “Blendax reklam müziği” benim kafamda. Marka olarak bilinen tek şampuan Blendax. Eczanelerde satılıyor genellikle. Biz, temizlik malzemesi toptancısından aldığımız, kiloluk şeffaf plastik şişedeki, muz kokulu şampuanı kullanıyoruz. Nadiren Blendax şampuan aldığımızda seviniyorum. Platonik aşkım ile aynı şampuanı kullanıyorum.




Platonik Blendax aşkımın üzerinden çok geçti. “İkinci Bahar yaşıyor gönlüm”. İkinci Bahar şarkısnı 1-2-3 şeklinde sayarsanız, şarkı sözlerinin, akorların, melodinin ölçünün birinci vuruşunda, “bir” dediğiniz yerlerde, değiştiğini fark edersiniz. İşte size 3/4 valz ritmi.



Bazı şarkılarda, şarkı içinde ölçü değişir. Ölçü değişikliği kısa süreli olabileceği gibi şarkının kalanı yeni ölçüden bitirilebilir. Pink Floyd’un Money adlı şarkısı, şarkı ortasında değişen ve şarkı sonuna kadar devam eden ölçü değişikliği örneğine uyar. Şarkının başlangıcındaki ölçü 7/4 dür. Şarkıdaki bas gitarın çaldığı melodiyi 1-2-3, 1-2-3-4 şeklinde sayarak dinlerseniz, sözlerin, akorların ve melodinin 1 dediğimiz yerde değiştiğini fark edersiniz. Şarkının ortasındaki saksafon solunun bitiminde şarkı 4/4 lük devam eder. Bu noktadan itibaren bas gitarı 1-2-3-4 diye sayarak dinlerseniz değişiklerin “bir” dediğiniz yerlere oturduğu fark edersiniz.




Müzik ölçüleri ve müzik dinlerken ölçülere dikkat etmek üzerine çok yüzeysel değindiğim bu yazı ile daha önce müzik dinlerken ölçülere dikkat etmemiş kişilere iyilik mi yaptım, kötülük mü yaptım emin değilim. Ben alışkanlıktan, doğal bir süreç gibi şarkıları kafamın içinde sayarak dinlerim. Yazdıklarımı okuduktan sonra size kolay gelsin.

Bazılarına çok iddalı gelecek ama “Herkez Pink Floyd dinlemiştir” diyorum. Televizyon seyrediyorsanız, radyo dinliyorsanız Pink Floyd dinlememenize imkan yok. Bir jenerikte, bir haber görüntüsünün fon müziğinde, bir reklam müziğinde dinlemişizdir Pink Floyd’u. Kimimiz bilerek, kimimiz bilmeden.

İzlemekte olduğum “Pink Floyd”, Pulse konserinde Roger Waters yok ama bu kabullendiğim bir gerçek. 2005 yılında, Live 8 konserleri için biraraya gelen efsane Pink Floyd kadrosunu Hyde Parkta izleyen bir arkadaşım “Pink Floyd sahneye çıktığında çevremdeki yeni yetme İngiliz gençler birbirlerine, bu adamlarda kim? diye soruyorlardı” demişti. Kalitesizliğin, bilgisizliğin milleti yok.

Roger Waters’ı 2006 daki Kuruçeşme konserinde izledim. “In the Flesh” ile konsere başladıklarında, sahneden, ışıklardan, sesin gücünden tüylerim diken diken olmuştu. Birçok konser izledim, (1999 daki, Ali Sami Yen’deki Metallica konseri ve 1998 deki, Bostancı Gösteri Merkezindeki Jimi Page, Robert Plant konseri benim için unutulmazdır.) Roger Waters konseri izlediğim en iyi konserlerden biriydi. Konserde saydığım büyüklerimden biri ile karşılaştım. Roger Waters sevdiğini bilmiyordum. “Oğlumu (yeni ergen) getirmek için geldim” dedi. “Sen de yakında kızınla zorunlu olarak böyle konserlere gelirsin” diye ekledi. “Ben kızımla konsere seyirci olarak değil, kızımın vereceği konsere basçı olarak geleceğim” dedim, demek isterdim ama bu büyüğüm ile olan ast, üst ilişkim nedeni ile susmayı daha mantıklı buldum.

“In The Flesh”. Yeni bir düşünce kaydırağına düşürüyor beni. Roger Waters In The Flesh konser DVD sini hatırlıyorum. Bence In the Flesh konserinin yıldızı gitarist Doyle Bramhall. Jim Morisson’a benziyor. Yakışıklı ve karizmatik. Pantolonu ve gömleği tam aradığım sahne kıyafeti. Pür dikkat Doyle Bramhall’ı izliyorum. Adam solak. Bu özelliği belki en normal sıradışı özelliği. Solaklar için yapılmış gitarlar olmasına rağmen, sağ elini kullanarak gitar çalanlar için yapılmış normal bir gitar kullanıyor. Ee bu da bir derece normal sayılabilir, Jimi Hendrix de sağ gitarı ters çevirerek çalardı ama Hendrix tellerin yerlerini değiştirirdi. Normal bir gitarı, bir solak ters çevirerek çalmak isterse, altta olan ince teller yukarı, yukarıda olan kalın teller aşağıya gelir. Hal böyle iken gitar methodu kitaplarındaki tüm akor şekilleri, gamlar karmakarışık olur. Sololardaki esnetme (bend) dediğimiz ses değiştirme hareketini yapmak zorlaşır. Doyle Bramhall tellerin yerini değiştirmemiş, normal bir gitarı almış, hiçbir değişiklik yapmadan solak biri olarak ters çevirmiş, çalıyor. Eski bluescuların bazılarının ekipman ve maddi imkansızlıktan dolayı bu şekilde çaldıklarını biliyorum. Ancak eski bluescuların, özellikle delta bluescuların, çaldığı şarkılar gitar tekniği olarak çok üst düzey teknik ve beceri gerektirmeyen şarkılardır ama günümüz koşullarında ileri düzey bir solo gitaristin bu ekol ile gitar çalmayı öğrenmesi ve çalması şaşırtıcı.



Dııd, Dııd . . . . . . Dııd, Dııd . . . . . . Dııd, Dııd. . . . Uff, Mother, do you think they'll drop the bomb? (Anne, sence bombayı atacaklar mı?) denmesini bekler zihmin meşgul açalan telefon sinyalinde. Çok yalın, çok güzel ve bir o kadarda dolu bir şarkıdır Pink Floyd, Mother. Mother, should I run for President? (Anne, başkan olmalı mıyım?) Mother, should I trust the government? (Anne, hükümete güvenmeli miyim?) Mother, do you think they'll try to break my balls? (Birebir çevirisini yaparsam: “Anne, sence toplarımı patlatacaklar mı?” anlamına gelir ama örtülü anlatılmak istenen malum)

Tüm bu yazdıklarımı düşünmem on dakikadan fazla sürmedi. Toparlayıp yazmam üç hafta.


(*) İki haftadır Faik Murat Müzikoloji başlıklı seri yazılar için notlar tutuyor, Youtube’da videolar arıyorum. Lise yıllarımda dinlediğim müzikleri, ilk gitara başlayışımı, üniversitede tanıştığım ve müziği öğrendiğim, paylaştığım arkadaşlarımı, barlarda canlı çalarken dinleme fırsatını bulduğum, bazıları artık aramızda olmayan, yetenekli müzisyenleri düşünerek notlar tuttum. Forrest Gump tadında bir öykü müzik yolculuğum. Olmadık adamlar ile olmadık şekilde tanışma fırsatı buldum. Yazması, okuması eylenceli bir seri olacak.