Şirinler yıllardır Komünizm propagandası yapmakla suçlanmış ABD'de bir dönem gösterimi yasaklanmıştır.
Bunun nedeni para olmadan komünal bir yaşam sürmeleri, Şirin baba'nın Karl Marx'a benzemesi ve kızıl şapka giymesidir. Herkes kendi işini yapıyordur ve mutludur. Herkes aynı şeyi giyiyordur. Çizgi filmdeki Şirinlerin düşmanı Gargamel papaz cübbesi giyer ve dini sembolize eder, altın ve para düşkünüdür (kapitalizm) ve onları yeme (misyonerlik) gibi pek çok gizli unsur bulundurduğu iddia edilmiştir.
Şirinler çizgi filminin yaratıcısı Peyo, sosyalisttir.. şirinleri ortaya çıkardığı zaman iki kutuplu bir dünya vardı.. Bir tarafta ABD diğer tarafta SSCB.. Sosyalist olan Peyo, yaptığı çizgifilmle bir mesaj vermek ve emperyalist Amerika'ya karsı bu yolla propaganda yapmak istemiştir.. Şirinler köyünde bir tek bile ibadethane bulunmaz.. Ne kilise, ne havra, ne camii.. Şirinler köyünde para kullanan kimseyi gördünüz mü şimdiye kadar hiç?? Para kullanılmaz evet, ama herkes kendine gerekli olan şeyleri bedava edinir.. Tembel şirin bile hiç bir iş yapmadığı halde bütün şirinlerle aynı standartlarda yaşamaktadır(tembellik hakkı).. Şirin çileği tarlaları sadece bir şirine ait değildir, bütün şirinler bu tarlada hak sahibidir..
Gargamel'in kedisi azman ise (orjinalindeki adı azrail'dir bu kedinin) ABD'nin peşinden ayrılmayan küçük ülkeleri sembolize eder.. Ayrıca şirinlerin ingilizce yazılımı smurf'tur, bu da "socialist men under red flag" yani kızıl bayrak altında yaşayan adamlar.. Şirinlerin temsil ettiği çok farklı unsurlar da vardır. Örneğin; Şirine feminizmi, Süslü eşcinselliği, Güçlü şirin maço erkeği temsil eder.
Faik Murat Notu: Yukarıdaki yazı için kaynak bulmam mümkün olmadı, yazı Anonimdir.
1994 yılı Ekim ayının bir öğleden sonrası. Ankara Hilton’da garson olarak çalışıyorum. Restoranda hiç konuk yok. Siyah pantalonum, beyaz gömleğim, siyah papyonum ve belime bağlı neredeyse ayak bileklerime kadar uzanan beyaz önlüğüm ile öğleden sonra sakinliği çöken restoranda geziniyorum. Şaşkın ve çekingen bakışlarla restorana biri giriyor. Yavaş yavaş bana yaklaşıyor. Ben Onu tanıyıp yanına doğru gidiyorum. Kısık bir ses ile; -Akşam ki konser nerede yapılacak? diye soruyor. Sahnenin kurulacağı yeri işaret ederek, - Bu restoranda olacak, sahne az ileriye kurulacak Kerim Bey. Geriye doğru küçük bir atıp, beni baştan aşağı süzdü. Adı ile hitap etmemdeki şaşkınlığı yüzünden belli oluyordu. - Sık sık sizi Manhattan Barda izliyorum. - Teşekkür ederim. Elimi uzattım, tokalaştık. Biraz restoranda dolaştıktan sonra akşam geri gelmek üzere gitti.
1992 yılı. Bilkent Doğu Kampusundeki yurtta kalıyorum. Oda arkadaşlarımdan biri Ceki. Ceki, birçok İstanbul dönüşünde yaptığı gibi, Cumartesi gecesi izlediği Kerim Çaplı’yı öve öve anlatıyor. Bir yandan da Kerim’i hiç seyretmemiş olduğum için bana acıyor. - Sen Kerim Çaplı'yı hiç izlemedin değil mi? Yazık sana. Ceki, Kerim Çaplı’nın gözlerinin içine bakılamadığını, bakılmaması gerektiğini anlatıyor. Bir defasında Kerim’in sinirlenerek sahneden izleyiciye baget fırlattığı söyleniyor. Bir türlü denk getirip İstanbul’a gidemiyorum. Kerim Çaplı’yı dinlemek kısmet olmuyor. Söylentiye göre Kerim, Jimi Hendrix ile çalmış. Kerim Çaplı benim için bir masal kahramanı gibi.
1994. Mayıs ayında aşçı olarak çalışmaya başladığım Ankara Hilton’da, Ekim ayında restoran bölümüne geçip, garson olarak çalışmaya devam ediyorum. Gençlik başımda duman, delikanlıyım. Aşığım ve fakat sevgiliye ilan edilen aşk, öyküdeki romansı tadı pekiştirmek istercesine karşılıksız. Yıllarca Türk flimleri, arabesk şarkılar gibi çeşitli vasıtalar ile bilinçaltıma bombalanmış “karşılıksız aşık, içer” imgesi ile neredeyse her gece sarhoşum. En gözde yerim, Cinnah Caddesini kesen, Çevre Sokaktaki Manhattan Bar. Çok kaliteli müzik yapılıyor Manhattan’da. Salı geceleri Blues Express çalıyor. Gitarda Süleyman Bağcıoğlu var. İdol bizim için Süleyman Bağcıoğlu. Bir gece sahneye farklı bir grup çıkıyor. Davul, bas ve gitardan oluşan bir trio. Gitarist kısa boylu, zayıf biri. Ayakkabıları piyasada bulunabilecek ayakkabılara göre biraz daha topuklu, özel yapım ayakkabılar sanki. Çalmaya başlıyorlar. Eric Clapton’dan Crossroads ile açılışı yapıyorlar. Gitarist aynı zamanda solist. Gözüm büyüyor. Duyduklarıma inanamıyorum. Gitaristin kim olduğunu bilmiyorum. Farkında olmadan Kerim Çaplı’yı ilk kez dinliyorum.
İstanbul’da sorunlar yaşayan Kerim Çaplı, 1994 yılında Ankara’da yaşamaya karar veriyor. O yıllarda Ankara’da en kaliteli canlı müzik yapılan yerde, Manhattan’da, çalmaya başlıyor. Ve ben nerede ise haftada dört gün Manhattan’dayım. Yıllarca Kerim Çaplı efsanesini Ceki’den dinleyip, seyretme şansını bulamadığıma hayıflanırken, her hafta Kerim Çaplı’yı dinliyorum. Ceki’den dinlediğim kadarı ile Kerim’in davulcu olması lazım ama aylar geçiyor Manhattan barda Kerim’i davulda görmüyorum. Geceye gitar çalarak başlıyor, ara verdikten sonra piyanoya geçip “something got me started” ile başlayarak piyano çalıyor. 1994’ü 1995’e bağlayan gecede Kerim Çaplı beş altı kişilik farklı bir grup ile sahnede. Davul çalıyor. Kerim Çaplı’yı davulda izlediğim ilk ve tek gece.
1995’de üniversiteden mezun olduktan sonra Ankara’dan ayrıldım. 1996 sonuna kadar yurtdışında yaşadım. Kerim Çaplı da tekrar İstanbul’a döndü. 1996’dan sonra yolum İstanbul’a düştükçe Ceki’ye Kerim Çaplı’yı sordum. Çaldığı yeri bilmiyordu, bir türlü bulamıyorumdum Kerim Çaplı’yı.
2003 yılındaydı sanırım. Kerim Çaplı’nın Mojo’da çaldığını duydum. Akşam erken bir saat olmasına rağmen, saat sekizi biraz geçiyor olmalıydı, Mojo’ya gittim. Mojo’nun girişinde panolarda Kerim Çaplı’nın resimleri vardı. Çocuk gibi sevindim. Kerim Çaplı’yı yeniden dinleyebilecektim. Mojo’nun giriş kapısının önünde akşam için hazırlık yapmakta olan birine; - Kerim Çaplı çalıyor değil mi, dedim - Yok, artık çalmıyor - Neden çalmıyor, resimleri var girişte. - Hasta, çalmıyor artık. Boynu büyük kaldığım otele döndüm o gece.
2005 yılının başıydı. Yine İstanbul’a gitmiştim. Ceki ile buluşup, İstiklal Caddesinin arka sokaklarındaki bir kafede çay içiyorduk. - Kerim Çaplı ölmüş dedi İçimin burkulduğunu, gözlerimin yaşardığını hissettim. Yakından tanımadığım insanların ölümlerinden etkilenen biri değilimdir. Kerim Çaplı ile tanışıklığım restorandaki konuşmamız ve onlarca kez Onu sahnede izlememle sınırlı idi. Büyük bir yetenekti, artık yoktu, susmuştu. Hak ettiği saygıdan, şöhretten, kazançtan, refahtan çok azını alarak ayrılmıştı.
Fantastik bir kurgudur. Ölüp de öbür tarafa gittiğimizde, hayat iken yapmaktan gurur duyduğun şeyler nelerdir diye sorsalar, sayacağım ilk on içinde Kerim Çaplı’yı defalarca dinlemek olacağını rahatla söyleyebilirim. Bence Kerim Çaplı Dünya’ya gelmiş sayılı müzisyenlerdendi. Belki de şarkı aralarında şakayla karışık söylediği gibi bu Dünya’dan değildi.
Mojo barın işletmecisi Batu Mutlugil, Blue Blues Band’de Kerim Çaplı ve Yavuz Çetin ile beraber çaldılar. Malesef Blue Blues Band’i hiç dinleyemedim. Mojo’nun web sayfasında Kerim Çaplı için özel bir bölüm var. Kerim Çaplı’nın müziği hakkında detaylı bilgilere, resimlere ulaşmanız mümkün. Mojo sayfalarından küçük bir alıntı; Çaplı, Jimi Hendrix ile çalmış, söylenti gerçekmiş. Ayrıca Kerim Çaplı’nın dumura uğrattığı ünlü İngiliz heavy metal grubu ile ilgili bir anıyı da bu sayfalarda bulabilirsiniz.
Kerim Çaplı ile ilgili çok fazla görsel ve ses kayıdı malesef yok. Geçtiğimiz günlerde Youtube a Kerim Çaplı yazdım. Veee aşağıya eklediğim videoyu buldum. Kerim Çaplı bu şarkıda davulda ve vokalde.
Bu yazı, aşağıdaki videonun tetiklemesi sonucudur.
9 Aralık günü Tandoğan’daki “Hukuka Saygı” mitinginde ve 23 Aralık günü Menemen’deki “Kubilay’ı Anma” mitingindeydim.
Tandoğan mitingine gitmek için Cumartesi gecesi 23:30’da İzmir’den otobüslerle yola çıktık. Yanımdaki koltukta oturan Halim Amca 1929 doğumlu olduğunu söyledi. Kula’da mola için durduğumuzda İzmir Barosu’ndan, Atatürkçü Düşünce Derneği’nden ve Cumhuriyet Okurları’ndan mitinge giden insanlar ile karşılaştım. Mitinge gidenlerin yaş ortalaması 50-55 idi. Bu gerçek mola yerindekilerin de dikkatini çekmiş ve sohbetler bu konu üzerinde yogunlaşmıştı. Çevremdekilerden birinin - Gençlik ya popçu, ya AKP’li dediğini duydum. Mola bitip otobüse bindiğimde kafamda 20-35 yaş gençliği nerede sorusu vardı. Otobüse binmeden önce Kıbrıs Şehitleri Caddesinde dolaştım. İki, üç senedir Cumartesi akşamı dışarı çıkmıyorum. Sokakların gençliğini, enerjisini, neşesini özlemişim. Birkaç bara girip, bira içtim. Zorda kalmadıkça canlı rock müzik çalınmayan bir bara gitmem. Neyse ki İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirlerde, Cumartesi akşamları saat 21:00 den sonra, canlı rock müzik yapan birçok bar bulmak mümkün. Co-Part grubundaki basçı kimliğim nedeni ile sahnedeki grupları ve dinleyicilerin şarkılara tepkilerini alıcı bir gözle inceledim. 35 yaşındayım. İstediğim bir akşam, bir bara gidip, bir bira içip, canlı rock dinlebileceğimi bilmem mutlu ediyor beni. 45 yaşımda da, 55 yaşımda da bu zevkimden, imkanımdan yoksun kalmak istemiyorum. - Nerede 20-35 yaş gençliği? - Büyük şehirlerde yaşayan bir bölümü, belki de çoğunluğu, İzmir Kıbrıs Şehirlerinde, Ankara Sakarya’da, İstanbul İstiklal Caddesinde. - Cumartesi gecesi sokakta olmasınlar mı? - Olsunlar tabii. Sokakların neşesi, enerjisi, tadı bu. - Sokaklarda görmediklerimiz, büyük şehirlerin dışındaki şehirlerde yaşayanlar nerede? - ???
Ankara yolunda bir yandan uyumaya çalışıyor, bir yandan 20-35 yaş arası gençliğin cumhuriyetin kazanımlarına sahip çıkmalarını sağlamak için ne yapılabilir diye düşünüyordum. Siyasi duruşlarından dolayı yıllarca baskı gören müzisyenleri, Cem Karaca’yı, Cahit Berkay’ı, Ruhi Su’yu düşündüm. 1990 sonrası müzisyenlerinden, gruplarından politik bir çizgiye oturtabileceğiniz biri/birileri var mı? Bulutsuzluk Özlemi ve Moğullar 22 Temmuz öncesindeki Cumhuriyet mitinglerinde konser verdiler ama bu grupların kuruluşları 1990 ların çok öncesine gidiyor. Günümüz gruplarından bir tek Mor ve Ötesi’i için “siyasi” bir duruşu var diyebiliriz belki. Bu noktada Mor ve Ötesi ile ilgili güncel bir haberi anlatmadan geçemeyeceğim. Garip bir “hastalığım” var. Arabadayken dinci radyoları dinleme hastalığı bu. Dinlediğim radyolar içerisinde en koyu dinci radyo Ribat FM. (İlk dinlediğimde Reebok FM mi diye düşünmüştüm) Akra FM ve Radyo 7 dinlediğim diğer dinci radyolar. Başka türlü takip etme imkanı bulamadığım dinci basını takip etmemin en kolay yolu dinci radyoları takip etmek. Bir ay kadar önce Radyo 7 sabah programında dinci basından, “Türkiye’yi morartırlar mı?” başlıklı bir haber okudular. Özetle, Mor ve Ötesi’nin 2008 Erovizyon şarkı yarışmasında Türkiye’yi temsil edeceğini belirtiyor, Mor ve Ötesi’nin savaş ve nükleer enerji karşıtı bir grup olarak tanındıklarından bahsediyordu. Haberi yazana göre savaş ve nükleer karşıtı olmaları Türkiye’yi morartma ihtimalini de barındırıyordu.
Tandoğan miting alınındaki insanların yaş ortalaması Izmir’den gelen otobüslerdeki insanların yaş ortalamasından farklı değildi. Yanımdaki üç genç de kendi aralarında okullarından kimsenin katılmamasından şikayet ediyorlardı.
23 Aralık günü Menemen’deki mitinge katılanların da yaş ortalaması 50 idi. Tandoğan mitingine giderken kafama takılan soru yine aklıma geldi.
Atatürk devrimlerine ve Cumhuriyetin kazanımlarına sahip çıkacak 20-35 yaşı grubunu nasıl kazanırız? 14-20 yaşı grubunu nasıl kazanırız?
1980 sonrası apolitik bir kuşak yetiştirildiği malum. Bu günlerde yoğun olarak Cumhuriyet Tarihi okuyorum. Farklı kitapları okuyarak, 1960’a 27 Mayıs Darbesine (Devrimine) kadar geldim. Cumhuriyet Tarihimiz ile ilgili ne kadar çok konuyu ve olayı bilmediğimi fark ettim. Bu konu hakkında çok yakın bir zamanda başka bir yazı yazacağım.
Zorla kaşınıyorum. Vaktim yok diye şikayet ediyorum ama dinlenmek için kalan zamanımı da daraltmadan duramıyorum. Zaman çalabileceğim tek yer uyuduğum saatler. Haftasonları dahil beş, altı saatlik uyku ile yetinmeye çalışıyorum. Çok sağlam bir bünyem olmadığı için yeterince dinlenememek hastalanmama yol açıyor. Yine de duramıyor, zamanımı daraltacak yeni kulvarlar açıyorum kendime.
Bir buçuk yıldır Alternatif Yaşam Planlamasında yazıyorum. Belli bir konusu ve belli bir amacı olan Alternatif Yaşam Planlamasında yazmak, ister istemez her konuyu yazmamamı gerektiriyor. Bununla beraber, hayatımda büyük bir yer tutan müzik hakkında yazmak, okuduğum kitaplarda altını çizdiğim yerleri paylaşmak, politik yazılar yazmak da istiyorum. Bazen ipe sapa gelmez “Elalemin derdi, beni gerdi” konu başlığı altında yazacağım yazılar da olsun diyorum. Bu yüzden zorla kaşınıyorum ve şartlarımı zorlayıp, yeni bir günlük oluşturuyorum.
Eserlerimizi herhangi birinin aracılığı olmadan yayınlama imkanı internetin bize sağladığı en önemli avantajlardan biri. Myspace’in müzik alanında başardıklarını düşünün. Myspace sayesinde prodüktörler, büyük müzik stüdyoları, dağıtım şirketleri olmadan başarılı olan, müziklerini milyonlara ulaştıran, onlarca grup var. Internet üzerinden yazı yayınlamanın kolaylığına rağmen günlük yazarlığı ile kalabalık kitlelere ulaşmak şimdilik Türkiye’de pek mümkün görünmüyor. Internet kullanma alışkanlığımız sohbet odalarında gezmek, pornografik siteleri ziyaret etmek, eş, arkadaş aramak, oyun, kumar oynamak, nadiren bilgi aramak ile sınırlı. İnternet alışkanlıklarımız arasında bilgisayar ekranından yazı, kitap okumak yok. İtiraf edeyim bende çok uzun yazıları bilgisayar ekranı üzerinden okuyamıyorum.
Peki aylaklık yapmak, dizi seyretmek, uyumak varken neden şartlarımı zorluyor, sağlığımı tehdit ediyor, eşimin değimiyle “Boş işler ile uğraşıyorum? Ferhan Şensoy'un Denememeler kitabındaki “Kimin Ki İş?” başlıklı öyküsü ile cevaplamaya çalışayım.
Öyküyü kısaca özetlersem: Galata kulesinin dibinde, Galata kulesinin çini mürrekkeple resimlerini çizmekte olan ressamın yanına biri yanaşır. Ressamın çizdiklerini inceledikten sonra, - Gördüğümüz, bildiğimiz Galata kulesini, o kaada çizip bana parayla satıyorsun... Seninki de iş mi kardeşim? der. Bombok oldum der Ressam ve sorar. - Siz ne iş yapıyorsunuz beyefendi? - Avukatım. - Benim yasal hakkım olan, hukuksal durumumu belirlemek üzere, yargıç dosyanın başına oturduğunda, benim ve yargıcın çok iyi bildiği, dava dosyasında yazılı olan şeyleri, bülbül gibi yargıca yineliyorsun. Senin bu zevzekliğin de, genelde yargıcın kararını değiştirmiyor. Avukatlık ücreti olarak benden bok gibi para alıyorsun. Seninki de iş mi kardeşim? Avukat bombok olur. Böyle bakıldığında, kimsenin bir iş yaptığı yok. Herkes birbirinden para tokatlamak için değişik karvizitler bastırmış. Mesai denilen şey, bu paranın peşinde bir koşturmaca. Ortada para olmasa, kimse hiç bir iş yapmaz. Ben gene keyifle, kulenin dibinde oturur resim çizerim, beğenene hediye ederim, der ressam.
Sizin anlayacağız, okumayı, yazmayı, müzik yapmayı, öğrenmeyi seviyorum. Öyküdeki ressamın dediği gibi kimse satın almasa bile resim yapmaya (yazmaya, müzik yapmaya) devam.
- Günlüğünün internet ortamında olması bir çeşit çıplaklık değil mi? - Evet sanırım bir tür çıplaklık. Dünya görüşünüzü, politik tarafınızı, zevklerinizi, alışkanlıklarınızı, sevgilerinizi, arkadaşlarınızı, yaşadıklarınızı, okuduklarınızı internette sonu belli olmayan bir kitle ile paylaşmak kendinizi çıplak hissetmenize yol açıyor. - Peki bu durumdan rahatsız değil misiniz? - İnternette bir kitaptaki kadar rahat yazmayacağım açık. Bir Charles Bukowski sever olarak, bazı yazılarımı Bukowski uslubunda yazmak isterim, bazı politik konularda köşeli, net cümleler yazmak isterim ama yapmayacağım. Benim internet çıplaklığım boxer iç çamaşırı ile kalmaktan daha öteye gitmeyecek.
Yolculuk başlıyor. Yazım süreci beni nereye götürürse...
Bakarsınız Beyin Labirentimden Odacıklar zaman içinde bir kitap oluşturabilecek kaliteye ulaşır ve derlenerek tüm çıplaklığı ile kitaplaşır.
Doğanın içinde; merkezi sanat olan, özellikle müzik ve edebiyatın olduğu, alternatif bir yaşam kurulabileceğine inanıyorum. Parayı dışlamıyor ama araç olduğunu biliyorum.
Klasik rock,blues ve latin parçalar çalan Co-Part grubunda bas gitar çalıyorum ve çoook eyleniyorum.