Politika, müzik, ezoterik bilgiler, elalemin derdi beni gerdi, edebiyat ve kitaplar üzerine, yer yer Youtube destekli, serbest atışlar.

13 Mart 2008 Perşembe

Apartbirahane

Sürgü kapıyı açıp, kafamı içeri uzattım. Yaklaşık yirmibeş metrekare oturma alanı olan birahane tıka basa insan dolu. Sigara dumanından göz gözü görmüyor. Hemen kafamı geri çektim ve sürgü kapıyı kapattım...

Tanımadığım bir şehirin sokaklarında, otobüsün hakeret etmesine kadar geçirmem gereken iki saati doldurmak için geziniyorum. Niyetim bir bira içecek orta halli bir birahane bulmak. Gelin görün ki, gezindiğim sokaklar hiç de orta halli görünmüyor. Neyse ki hava güzel, üşümeden sokakta ilerliyorum. Bir apartmanın birinci katında bir birahane tabelası gözüme ilişiyor ama gözüm birahaneyi tutmuyor. Birinci katta birahane mi olur? Gidip içeri bakmayı bile düşünmüyorum. Sokakta ilerlemeye devam. Yürü, yürü, birahane yok. Yeter artık bir yere girip oturayım, otobüsün hareket edeceği yereden daha fazla uzaklaşmayayım düşüncesiyle, bir tekel bayiine
- Buralarda eli yüzü düzgün bir birahane var mı? diye soruyorum.
- Yolun karşısındaki, apartmanın birinci katını gösteriyor.
Demek ki buralarda apartmanların birinci katlarında birahane normal durum. Daha fazla gezmek istemediğim için apartmandan içeri giriyorum. Karanlık ve pis merdivenlerden yukarı çıkıyorum, çıkıyorum, çıkıyorum. Ulan nasıl birinci kat bu, çık çık gelemedik derken, dairenin kapısına geliyorum. Açık kapıdan içeri giriyorum. Beyaz florasan lambaları ile aydınlatılmış, örtüsüz masalar, birahaneden çok bir kebapçıya gelmişim izlenimi uyandırıyor. Apartman dairesinin iç duvarları yıkılarak, genişçe bir salon oluşturulmuş. Al sana apartbirahane. İçerisi kalabalık değil, birkaç masada, altı yedi kişi oturuyor. Salonun ortasında, duvar dibinde bir masaya oturuyorum. Tam karşımda vitrinli buzdolabı ile bölünmüş mutfak bulunuyor. Oturduğum yerden mutfağın içini, mutfak tezgahını, lavaboyu, yıkanmış, ters çevirilerek lavabonun yanına konmuş bardakları rahatlıkla görülebiliyorum. Derli toplu, temiz bir mutfak.

Sırtı hafif kamburlaşmış garson, sıkılgan bir tavırla yaklaşarak, kısık sesle ne istediğimi soruyor.
- Bir bira ve fıstık, diyorum.

Mutfağın girişindeki duvara asılı LCD televizyonu seyretmeye koyuluyorum. Günün maçından özet görüntüler verilmekte. Biramı ve tuzlu yerfıstığını getiriyor silik garson. Biradan bir yudum alıyorum. Çok soğuk değil, zaten çok soğuk olmasını da istemiyorum, boğazım ağrıyor sonra. Soğuk bira fikri Beyin Labirentimde hızla bir odanın kapısı açıyor ve içeri eski şişe Efes Pilsenlerin arka yüzündeki etiket giriyor. O etiketi ezbere biliyorum. Eski etiketlerde “Biranın ideal soğukluğu olan 6-8 derecede içilirse tadına daha çok varılır” yazıyordu. Bu cümleyi yeni etiketlerden çıkardılar. Bir tuzlu yerfıstığı atıyorum ağızıma. Apartbirahane için şaşılacak kadar taze ve lezzetli. Birer birer yiyorum tuzlu fıstıkları. Beyin Labirentimde, elalemin derdi, beni gerdi bölümünde yer alan bir odacık açılıyor. Tuzlu fıstıkların, tuzlu kabuklarını soyarak yiyen kişiler geliyor gözümün önüne. Tuzlu fıstıkların kabuklarını soyacaksak neden tuzluyoruz?

İkinci biramı bitirip, hesabı istiyorum. Silik garson hesabı getiriyor. Parayı kahverengi suni deri kaplı hesap defterine koyup, üstü kalsın diyorum. Silik garson aldığı bahşişten memnun kasaya gidiyor. İki biradan sonra sıra kirayı ödemekte. Malum bira satın alınmaz kiralanır. Tuvalete gidiyorum. İki pisuvardan birine yanaşıyorum. Büyük alışveriş merkezlerinin erkekler tuvaletinde, pisuvarların üzerinde, reklam çerçevelerinin olduğu yerde, A4 boyutunda bir kağıda yazılmış notu okuyorum, kiramı öderken.

Gözüm yan pisivarın üzerindeki nota ilişiyor. Not Lütfen, Lütfen, Lütfen diye başlıyor. Biraz dikkat ile bu işi başaracaksın. Kiramı ödemeyi bitirip, yazıların fotoğrafını çekiyorum. Elimi yıkamak üzere lavaboya gidiyorum. Lavabonun hemen yanındaki yazıyı okuyorum. Evet, kesinlikle takıntıları var yazanın. Temizlik takıntısı. Hani takıntılı ev kadınları vardır, sürekli evi temizler, eve misafir gelsin istemez, misafir geldiğinde ise, oturduğu yerden kıpırdamasın, evi kirletmesin diye titizlenir durur ya, öyle biri bu yazıları yazan. Gel gör ki bu takıntılı kişi aynı zamanda apartbirahane işletmecisi. Her gece korkusu ile sürekli yüzleşmek zorunda kalıyor. Acaba biri dışarı kaçırdı mı? Yazıları yazan kişi aynı zamanda naif biri de. İnsanları kırmak istemiyor, sürekli rica ediyor, “ne olursun” diyor, “lütfen” diyor. Yazıları yazanın kişiliğini ve çalışma ortamını düşünüp, onun adına üzülüyorum. Lavabonun yanındaki yazının da resmini çekiyorum.



Gülümseyerek tuvaletten çıkıyorum. Apartbirahanenin pis ve karanlık merdivenlerinden aşağı inerken, çektiğim resimlere yazıcağım yazıyı kurguluyorum kafamda.

08 Mart 2008 Cumartesi

Okur-Yazar, İşveren Arıyor

Günde sekiz saat, haftada yedi gün, yılda 340 gün kitap okuyup, yazı yazabilecek okur-yazar, işveren arıyor...

Binlerce kitap var okumak istediğim ve binlerce yazı bekliyor Beyin Labirentimin Odacıklarında. Gelin görün ki, mevcut işime devam ederken bunu yapabilmem zor görünüyor. İşte bu nedenle okumam ve yazmam karşılığında bana işverecek birini arıyorum.

Günlerce evden çıkmadan okuyup, yazabilirim, hiç sıkılmam.
Okuyacağım kitapları, yazacağım konuları ben belirlerim.
Çok geniş bir yelpazede, birçok farklı siyasi görüşü, dini konuları, ezoterik bilgileri okumayı severim.
İnceleme, biyografi, roman, öykü, senaryo, şiir gibi birçok yazın türünü okurum.
İleri düzeyde İngilizce bilirim ve fakat zorda kalmadıkça İngilizce kitap okumam.
Yazarken aynı anda müzik de dinleyebilmekteyim.
Geniş bir müzik bilgim vardır.
İmkanlar sağlanırsa profesyonel düzeyde elektro gitar ve bas gitar çalabilirim.
Bu işten emekli olmayı düşünmem, yukarıdaki şartlar sağlanırsa önümüzdeki otuz, otuzbeş yıl hiç şikayet etmeden çalışırım.

Maaş konusunda anlaşabileceğimizi düşünüyorum. "Dünya malı dünyada kalır", "Az olan daha çoktur" hayat felsefelerim arasındadır.

Tüm bu anlattıklarını yapman için sana neden maaş versinler diye sorarsanız.

1) Kitap okumak istediği halde okumaktan sıkılan ve birkaç sayfadan fazla okuyamayan biriyseniz, ben sizin yerinize sıkılmadan okurum, okuduklarımı sizinle paylaşırım.
2) Kitap okumak istediği halde vaktiniz yoksa ben sizin kadrolu kitap okuyucunuz olurum.

ve son olarak

Kaliteli ve kalıcı yazılar üretebilme ihtimalim derim. Tıpkı Avrupa'daki aristokrat sanatçı hamilerinin hatırlanması gibi tarih benimle birlikte hamim olarak sizi de yazacaktır.

Referans olarak bu günlüğü ve daha eski yazılarımın yer aldığı Alternatif Yaşam Planlamasını gösterebilirim.

İlgilenenlerin profilim içindeki posta adresime mesaj atmaları rica olunur.

Başvurular kesinlikle gizli tutulucaktır.

Son başvuru tarihi yoktur.

02 Mart 2008 Pazar

Radyo Günleri

“Hz. Musa “bismillah” deyip asasını denize vurdu !!!” cümlesinin şokudur yazacaklarım.

Geçen hafta İzmir’den Uşak’a gittim. İşim gereği sık sık araba ile yolculuk yapıyorum. Araba ile yaptığım yolculuklarda radyo dinlemeyi seviyorum. Gel gör ki; araba ile iç bölgelerine doğru ilerledikçe birkaç radyo kanalından fazlasını bulamıyorum. TRT FM’in yayınları hemen hemen her yerde dinlenebiliyor. TRT FM dışında bir kanal aradığımda, bulduğum radyo kanallarının neredeyse tamamı dini ağırlıklı yayın yapan radyolar oluyor. İlk günlerde alternatifsizlikten, şimdilerde ise alışkanlıktan, araba ile yaptığım iş seyahatlerinde dini radyoları dinliyorum. Ribat FM, Akra FM en kolay bulunabilen dini radyolar. Son yolculuğumda iki din ağırlıklı radyo kanalı daha keşfettim. Moral FM ve Radyo 15. Öyle şeyler dinledim ki; üşenmedim, sık sık arabayı kenara çektim ve duyduklarımı not aldım. Önce not aldıklarımı yorum yapmadan sizlerle paylaşayım sonra radyo dinlemek üzerine birkaç cümle yazacağım.

- Çocukların santranç öğrenmesindense, Osmanlıca öğrenmesinin daha hayırlı olacağını söylediler.
- Programcı, Osmanlı döneminde yaşanılanlar için; "Araplar, Türkler yıllarca bizi sömürdü diyor, Türkler ise Araplar için İngilizlerle işbirliği yaparak bizi sıtımızdan hançerledi diyorlar, siz bu yaklaşımlar için en diyorsunuz?" diye konuğa soruyor. Konuğun uzun cümleler sonundaki özet cevabı: Evet, Araplar İngilizlerle işbirliği yaptı ve bizi sırtımızdan hançerledi ama bizi sırtımızdan hançerleyen bir tek Araplar mı? Bugün girmeye can attığımız AB içindeki (kim AB ye girmek için can atıyor?) ülkeler bizi kaç defa sırtımızdan bıçakladı?
- Hz. Musa’nın ve kavminin Mısır’dan çıkışı sırasında yaşanılanlar anlatılıyor: Hz. Musa Kızıldeniz kenarına gelir, denizden başka gidecek yer kalmaz. Şimdi yayında söylenen cümleyi aynen yazıyorum “Hz Musa bilmillah deyip asasını denize vurdu.” ... Açılan denize firavun ve ordusu da girer, deniz kapanmaya başlayınca firavun Hz. Musa’ya seslenir. Yine yayında kullanılan cümleyi aynen yazıyorum: “Musa, beni de kurtar, ben de inanlardanım, ben de müslümanım” der...

Gelelim radyo dinlemek üzerine yazacaklarıma. Radyo dinlemek kolaydır, emek gerektirmez. Çalışırken, ev temizlerken, yemek yaparken, sokaktan geçenleri seyrederken, dükkanın önünde tavla oynarken kısacası birkaç işi aynı anda yaparken radyo dinleyebilirsiniz. Söylenenleri dikkatle dinlemesek bile beynimiz, biz farkında olmadan, söylenenleri anlar. Bilinçaltı reklamı diye birşey duydunuz mu? Bilinçaltı reklamları 1957 yılında James Vicary sayesinde hayatımıza girdi. Bir sinema salonundaki izleyicilere saniyenin 1000’e 3ü kadar süre için “Coca-Cola iç. Patlamış mısır ye” mesajı verildi ve izleyiciler denileni yaptı! Vicary 1962 yılında deneyin kurgu olduğunu itiraf etse de çoğu ülke bilinçaltı reklama yasak koydu. Etkisi tartışılan bu reklam türü Hollandalı Nijmegen Üniversitesince tekrar masaya yatırıldı. Bu kez söz konusu ürün Lipton Ice Tea idi ve deneklerin %80'i reklamı başarıyla algıladı.

Dini radyolarda da yapılan budur demiyorum ama gelin hayal edelim. İç Anadolu’da sadece TRT FM ve birkaç dini radyo yayını olan bir ilçede yaşadığımızı düşünelim. Evde, işyerinde, dükkanda günde sekiz, on saat bu radyolardan biri açık olsun. Ne olmasını bekliyoruz? Bu ortamda Atatürk devrimlerine bağlı biri/birileri yetişebilir mi? Dini içerikli yayın yapan televizyon, radyo, gazete ve dergi istatistiklerini birçoğumuz duymuş yada okumuşuzdur. Bu istatistikkler, bizim için sadece rakamlardan ibarettir. Dini içerikli radyolarda duyduklarımsa “gerçekler”.

Birçok ilde, ilçede yayını olan büyük radyo kanallarında radyo tiyatrosuna denk geliyor musunuz? Bir tek TRT Radyo 1’de Radyo Tiyatrosu ve Arkası Yarın kuşağı hala sürüyor. TRT konusunda yazarak yazıyı daha fazla uzatmamın anlamı yok, tutumu malum. Halbuki dini radyolarda sıklıkla radyo tiyatrosu ile karşılaşıyorum. Yeri gelmişken değineyim, iki kere TRT’nin düzenlediği Arkası Yarın kuşağı senaryo yarışmasına katıldım. Bu yarışma ve sonuçları ile ilgili görüşlerimi Alternatif Yaşam Planlaması BLOG’unda Beyin Labiremtimden Odacıklar başlıklı yazımda anlatmıştım.

Uşak’ta işlerimi tamamlayıp Izmir’e döndüm. Radyolar vur patlasın, çal oynasın. Amaçsız, günümüzü gün edelim, kam alalım dünyadan tadındayız.

Ayda toplam yedi sekiz saat dini radyo dinleyerek bu kadar şey gözlemliyorsam, tüm gün dini radyo dinlesem yazı konusu olabilecek kim bilir neler bulurum.

Yazımı Woody Allen'in Radyo Günleri adlı filminin başlangıç sahnesi ile bitiriyorum. Seyretmeyenlere tavsiye ederim. Küçük bir not; "iyi" filmden beklentileriniz aksiyon, macera ve süpriz ise Woody Allen filmleri pek size göre olmayabilir. Woody Allen filmleri üzerine yeni yazılarıma kadar (Özellikle Kahire'nin Mor Gülü filmi, ki bu filmi hep biri ile beraber izlemek istemişimdir ve fakat her seferinde yalnız seyretmişimdir) kalın sağlıcakla.